Otomobille Avrupa Seyahati Gezi Notları (1)

'AVRUPA' forumunda Bünyamin tarafından 15 Ağustos 2009 tarihinde açılan konu

?

Gezi notlarımı nasıl buldunuz?

  1. Gayet doyurucu ve yeterli

    60.0%
  2. Yeterli

    0 oy
    0.0%
  3. Sıradan

    20.0%
  4. Yeterince bilgi içermiyor

    10.0%
  5. Kötü

    10.0%
  1. Bünyamin

    Bünyamin www.avrupaseyahati.blogspot.com

    Mesaj:
    99
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    Antalya
    AVRUPA TURUNA ÇIKIYORUZ

    Ailemle birlikte bir kaç kez Avrupa şehirlerini gezdik. Ama ilk kez otomobilimizle bir Avrupa seyahatine çıkacağız. Hazırlıklarımız günler öncesinden başladı. Önce otomobilimizin üzerine port bağaj yaptırdık. Daha fazla eşya götürebilmemiz için bu gerekliydi. Ancak zorunlu hallerde kullanmak üzere aldığımız çadır, 4 kamp sandalyesi, 4 uyku tulumu ve matlarla port bagajın yarıdan fazlası doldu. Giyeceklerimizin yanı sıra, bir küçük tüp, biraz kap kacak, su ısıtıcısı, hazır çorba, makarna, bisküvü vs yanımıza alacağız. Yiyecek maliyetlerini azaltmamız gerekiyor değil mi?. Yol bulma sorununu çözmek için de bir navigasyon cihazı satın aldık. Günler önceden internetten benzer gezileri yapmış olanların tecrübelerini okumaya, şehirler arasındaki mesafeyi ölçmeye, gezeceğimiz, göreceğimiz yerler hakkında bilgi almaya, nerede ne yenir, ne içilir araştırmaya başladık. Pasaportlar, vizeler hazır. Seyahat sigortaları da tamamlandı. 29 Haziran'da Antalya'dan yola çıkacağız. Bursa ve İstanbul'da birer gün konaklayarak, Malkara'ya gideceğiz. Burada da kayınbiraderimin evinde bir gün kalacağız. Tahminen 2 Temmuz 2009 sabahı İpsala'dan çıkmış olacağız. Veee ver elini yeni bir macera. Geziye başladıktan sonra alacağımız notları sizlere aktarmak istiyoruz.


    BURSA'DAN İSTANBUL'A

    Yaklaşık 1 ay sürecek olan turumuzun ilk durağı olan Bursa'ya ulaştık. Bursa'da bir gece kaldık. Eski dostları ziyaret ettikten sonra İstanbul'a gitmek üzere Mudanya Feribot İskelesi'ne geçtik. İstanbul'a deniz otobüsüyle gitmeyi tercih ettik. Otomobilimiz için 85 kişi başı da 15 TL'ye ilaveten Üst Salon'da yolculuk etmek üzere 5'er TL ekstra ücret ödedik. Feribota binmeden önceki güvenlik kontrolünden geçtik. Bagajı açan güvenlik görevlisi, LPG tüpüyle deniz otobüsüne binilemeyeceğini, tüpü ya bırakmamızı, ya da Bursa'daki bir yakınımızın alması için emanete bırakmamızı söylediler. Küçük piknik tüpüyle uğraşmaya değmeyeceği için, bırakmayı tercih ettik. Bu satırları feribotta yazdım. Feribotta wireless sistemi olduğu için dizüstü bilgisayarı olanlar maillerine baktı ve bilgisayarda oyalandı. Deniz otobüsü bizi Yenikapı İskelesine bıraktı. Burada navigasyonumuzu açarak, Gazi Mahallesi'ne yönlendirdik. Bakalım bu "alet" bizi girdiğimiz adrese götürecek mi? "Sağa dönün", "Sola dönün", "400 metre sonra kavşağa girin ve ikinci çıkıştan ayrılın" gibi komutların ardından bacanağımın Gazi mahallesindeki evinin bulunduğu sokağa kadar geldik. Alet "Gideceğiniz yere ulaştınız" dediğinde çevremize bakındık. Bacanağım bu eve yeni taşındığı için evi bilmiyorduk. Birine sorduk, -Postacı Mustafa'nın evi neresi? -"Tam önünde durduğunuz ev. Demek ki, "alet" bizi tam evin önüne kadar getirmişti. Sevindik. Demek ki bu "alet" Avrupa seyahatinde işimize yarayacaktı. Sonradan kızım, eşim ve oğlumla her seferinde gülüşmelere yol açan "alet" sözcüğü yerine bu "alet"e bir isim takalım istedik. Ben markasından yola çıkarak, "Mio", kızım da "Navi" ismini önerdi. Gezi boyunca her iki ismi kullandığımız gibi zaman zaman "Alet" dediğimiz de oldu.

    İPSALA'DAN ÇIKIŞ

    İstanbul'un ardından bir gece de, Tekirdağ'ın Malkara ilçesinde, bir yakınımızın evinde konaklayarak, İpsala'ya iyice yaklaşmış olduk. Sabah erkenden uyanıp, kahvaltının ardından İpsala Gümrük Kapısı'na ulaştık. Ben sınır kapısında herhangi bir sorun çıkmasın diye tüm belgelerimi önceden hazırlamış, ayrı bir çantaya koymuştum. İstenmemesine rağmen, aile fertleri için toplam 112 Euro ödeyerek, 1 aylık seyahat sigortası yaptırdım. Ayrıca, gümrükte istenecek trafik sigortasını da, Antalya'daki sigortacıma önceden hazırlattım. Ancak, ilk sürpriz sigorta meselesinde karşımıza çıktı. Sigorta yapılmış, poliçe verilmişti ama gümrük memurlarının tanıdığı ve istediği green kart, başka bir deyişle yeşil sigorta kartı yoktu. Antalya'daki sigortacım, ilk kez böyle bir sigorta yaptığından portföyü hazırlamış ama green kartın ne olduğunu bilmediğinden böyle bir evrak hazırlamamışı. İpsala'daki Turing Kurumu'na uluslararası ehliyet (üzerinde beynelmilel yazıyor) almak için gittiğimde, green kart olmadan Yunanistan gümrüğünden geri döndürebileceklerini söylediler. "Peki sen yeniden sigorta yap, yeşil sigorta kartını da ver. Ben eski sigortayı iptal ettirir, parasını iade alırım bir şekilde) dedim. Ama iş öyle değilmiş. Sigorta şirketleri arası merkezi bilgisayar sisteminde bu sigorta göründüğünden yeni bir sigorta yapılamıyormuş. Eski sigortanın iptal edilmesi ve bilgisayar ağında da bu iptalin görünmesi gerekiyormuş. Hemen Antalya'daki sigortacımı Ümit Hanım'ı cep telefonundan aradım. "Aman sigortayı iptal et, ben İpsala'dan yaptıracağım." Ümit Hanım ofise gitmek üzere yolda olduğunu, gider gitmez iptal işlemini yaptıracağını söyledi. Neyse ki iptal işlemi kısa sürede yapıldı ve internet ortamında da göründü. Fakat bu kez Turing Kurumu'nun bilgisayar sisteminde arıza çıktı. Sistem çalışmıyordu. Görevli bir süre bekledikten sonra, "Şu ileride başka bir sigorta şirketinin masası var. Gidip orada sigortanızı yaptırın" dedi. Keşke bunu önceden söyleseydi de zaman kaybetmeseydik. Beynelmilel ehliyetimizi Turing Kurumu'ndan aldık. Haa, bu arada hatırlatayım: Triptik denilen belge artık istenmiyormuş. Yaptırmak size kalmış. Madem zorunlu değil 30 TL'yi boşuna ödemeyelim dedik. Gerçi dönüşte İpsala'daki memur "Triptik belgeniz var mı?" diye sordu. Olmadığını, artık yapılmadığı söylendiği için yaptırmadığını bildirince sesini çıkarmadı. Her işimizi yaptırdık haydi, polise gidip çıkışımızı yapalım derken, bu kez de 15'er TL'lik yurt dışı çıkış harcını ödemeyi unuttuğumuz ortaya çıktı. Gittik, harcımızı da ödeyip, pulumuzu aldık. Bu işlemler sırasında da İpsala sınırına 10 kadar motosikletli Türk gezgin girdi. Aralarından biri tüm pasaportları toplayarak, yurt dışı çıkış harcını almaya geldi. İstanbul'da yaşayan motosiklet tutkunları hafta sonu için Yunanistan gezisine çıkmışlar. Aralarında mimar, antikacı, hekim olan grup daha çıkışta neşeli tavırlarıyla dikkati çekiyordu. Motosikletli gezginlerle kısa süre sohbet edip, kendilerinden ve polisten izin alarak fotoğraflarını çektim. İzin istedim, çünkü sınır kapılarında fotoğraf çekmenin yasak olduğunu biliyordum. Sıkıntı çıkarmadılar. Veee tüm işlemleri yaptıktan sonra saat 11.00 civarında Meriç Nehri üzerindeki köprüye yöneldik. Türk askerine selam çakıp, dalgalanan Türk bayrağıyla son kez göz göze geldikten sonra 20 kilometre süratle köprünün öte ucuna yöneldik. Köprünün diğer ucunda iki Yunan askeri gayet rahat tavırla nöbet tutuyor, sohbet edip kahve içiyorlardı. Oğlum Ahmet Yiğit'in ilk gözlemi: "Baba Yunan askeri çok lakayt ya... Baksana ne biçim nöbet tutuyorlar. Nöbette kahve içiyorlar" dedi. Gözleminde haklıydı. Köprüyü geçip, Yunan sınır polisine evraklarımızı uzattık. Yeşil pasaportlarımızı kısa süre inceledi, beynelmilel ehliyetimizi ve yeşil sigortamıza baktı. İşi fazla uzatmadan mühürleri bastı ve pasaportlarımızı iade etti. Sırada Yunan gümrük memuru. O da başıyla hoşgeldiniz der gibi bir işaret yaptı va geçmemize izin verdi. Artık Yunanistan topraklarındaydık. İlk karşımıza çıkan Yunanistan'ın AB fonlarıyla inşa ettiği otoyol oldu. 2 şeritli olmasına rağmen çok düzgün ve yüksek standarttaydı. Ayağımız gaza hafifçe dokundu ve biraz temkinli de olsa hızımızı artırdık. Ama gezimiz boyunca hız limitlerini aşmamaya özen gösterdik. Kaymak gibi bir otoyolda ilerleyerek, yaklaşık 1 saat sonra ilk durağımız Alexandroupoli (Dedeağaç) şehrinde otoyoldan çıktık.

    ALEXANDROUPOLİ (DEDEAĞAÇ)

    Dedeağaç'ta otomobille kısa bir tur attıktan sonra, sahildeki yol kenarına, bir çay bahçesinin önüne park ettik. Hemen önümüzde Deniz Feneri. İlk hatıra fotoğrafımızı Deniz Feneri'nin önünde çektirdik. Batı Trakya'da bir liman kenti görünümündeki Dedeağaç'ın nüfusunun 50 bin, bunlardan 40 bininin Türk olduğunu öğrendik. Ancak, limanın yanında kurulan semt pazarında yanık birsesle, acıklı maniler söyleyerek Türkçe dilenen kişinin Çingene olduğu dikkatimizden kaçmadı. Burada kendilerini Türk olarak tanıtanların bir bölümünün Çingene olduğu besbelli.

    Deniz Feneri'nden sonra kıyıda yürürken, limanın hemen yanında bir semt pazarı dikkatimizi çekti. Türkiye'deki pazarlar gibi hem meyve-sebze hem de ucuz giysiler satılan bir pazar. Pazarı gezerken, yanık sesli bir adamın türkü, mani karışımı bir şeyler söylediğini duyunca o tarafa yöneldik. Bir "Esmer vatandaş" Türkçe olarak, avazı çıktığınca ve de en acıklı haliyle yanık bir mani söyleyerek dileniyordu. Önündeki kartona Yunan alfabesiyle bir şeyler yazmıştı. Ama dilenirken Türkçe maniler, türküler söylüyordu. Yalnızca bir dizesini hatırlıyorum: Bu yalan dünyaya ben niye geldim. Dönüp dolaşıp, aynı maniyi söylüyordu. Balkanlar'da çok sayıda çingene olduğunu biliyordum. Ama bu çingene Türkçe biliyor, Türkçe dileniyordu. Ana dili Türkçe miydi, yoksa Türklerin daha merhametli olduğunu bildiğinden midir bilemem ama esmer vatandaş Türkçe dilenmeyi tercih etmişti. Pazarda tüccarların yanı sıra köylüler de kendi yetiştirdikleri ürünleri satıyorlardı. Bir Yunan pazarcı bağırıp çağırıp, müşteri toplamaya çalışırken Ahmet espriyi patlattı: Pazarcı (Batan geminin malları bunlar. Ablalarım, abilerim aynısını ben evimde de giyiyorum) diyor diye sözüm ona Yunan pazarcının söylediklerini tercüme etti. Pazarın ardından sahilde biraz daha yürüyüp, bir kaldırım kafesine oturduk. Garson kız telaşla bir oraya bir buraya koşuşturuyor ama bize bakmıyor, göz göze gelmemeye çalışıyordu. Vereceğimiz sipariş onun iş yükünü artıracaktı elbette. Neyse, istemeyerek de olsa masamıza geldi ve hemen siparişlerimizi almaya kalktı. Biz önce bir menü getir, bakalım dedik. Menü geldi ama yalnızca Yunan alfabesiyle yazılmıştı. Fiyatları da görünce iştahımız kaçtı. Bir şey içmeden kalktık. Zaten otomobilimiz de oturduğumuz masanın hemen yanındaydı. Otomobile binip, Komotini'ye (Gümülcine) doğru yola çıkmaya karar verdik. Yolda, İstanbul'daki baldızımın, "yolluk" niyetiyle bizim için hazırladığı yaprak sarmalardan birer ikişer atıştırarak açlığımızı bastırdık. Amacımız sahilden gitmekti ama bir süre sonra navigasyon bizi yine otoyola yönlendirdi. Akşama Selanik'e ulaşmak zorunda olduğumuzdan hemen otoyola girdik.


    TRAFİK KAZALARINDA ÖLENLERİN ANISINA



    Yunanistan'da ve bazı Hristiyan Avrupa ülkelerinde bir şey dikkatimi çekti. Kara yollarında meydana gelen trafik kazalarında ölenlerin anısına, kazanın meydana geldiği yerde, yol kıyısında küçük bin anıtçık yapılıyor. Kimi anıtlarda sürekli taze çiçekler gördüm. Kimi anıtlarda taze görüntülü plastik çiçeklere, kimi anıtlarda da yanan mumlara rastladım. Özellikle tehlikeli virajlar ve tepe üstlerinde yoğunlaşan bu anıtların bazı yerlerde 3-4 tane olması, burada sık sık kaza meydana geldiğini gösteriyordu. Yunanistan'ın Dedeağaç şehrinden Gümülcine'ye doğru giden sahil yolunda, Türkiye'deki mermer mezar imalatçıları gibi yalnızca küçük anıtçıklar üreten ve satan bir firma gjörünce, bu işin ciddi bir sektör haline geldiğini anladım. Bu gelenek Türkiye'de de olsa,sanırım kara yollarımızın kenarı tamamen bu anıtlarla dolar, anıtçık üreten şirketlerde, hisseleri İMKB'de işlem gören dev firmalar haline gelebilirlerdi diye düşünmeden de edemedim.


    BU YALAN DÜNYAYA BEN NİYE GELDİM?

    Deniz Feneri'nden sonra kıyıda yürürken, limanın hemen yanında bir semt pazarı dikkatimizi çekti. Türkiye'deki pazarlar gibi hem meyve-sebze hem de ucuz giysiler satılan bir pazar. Pazarı gezerken, yanık sesli bir adamın türkü, mani karışımı bir şeyler söylediğini duyunca o tarafa yöneldik. Bir "Esmer vatandaş" Türkçe olarak, avazı çıktığınca ve de en acıklı haliyle yanık bir mani söyleyerek dileniyordu. Önündeki kartona Yunan alfabesiyle bir şeyler yazmıştı. Ama dilenirken Türkçe maniler, türküler söylüyordu. Yalnızca bir dizesini hatırlıyorum: Bu yalan dünyaya ben niye geldim. Dönüp dolaşıp, aynı maniyi söylüyordu. Balkanlar'da çok sayıda çingene olduğunu biliyordum. Ama bu çingene Türkçe biliyor, Türkçe dileniyordu. Ana dili Türkçe miydi, yoksa Türklerin daha merhametli olduğunu bildiğinden midir bilemem ama esmer vatandaş Türkçe dilenmeyi tercih etmişti. Pazarda tüccarların yanı sıra köylüler de kendi yetiştirdikleri ürünleri satıyorlardı. Bir Yunan pazarcı bağırıp çağırıp, müşteri toplamaya çalışırken Ahmet espriyi patlattı: Pazarcı (Batan geminin malları bunlar. Ablalarım, abilerim aynısını ben evimde de giyiyorum) diyor diye sözüm ona Yunan pazarcının söylediklerini tercüme etti. Pazarın ardından sahilde biraz daha yürüyüp, bir kaldırım kafesine oturduk. Garson kız telaşla bir oraya bir buraya koşuşturuyor ama bize bakmıyor, göz göze gelmemeye çalışıyordu. Vereceğimiz sipariş onun iş yükünü artıracaktı elbette. Neyse, istemeyerek de olsa masamıza geldi ve hemen siparişlerimizi almaya kalktı. Biz önce bir menü getir, bakalım dedik. Menü geldi ama yalnızca Yunan alfabesiyle yazılmıştı. Fiyatları da görünce iştahımız kaçtı. Bir şey içmeden kalktık. Zaten otomobilimiz de oturduğumuz masanın hemen yanındaydı. Otomobile binip, Komotini'ye (Gümülcine) doğru yola çıkmaya karar verdik. Yolda, İstanbul'daki baldızımın, "yolluk" niyetiyle bizim için hazırladığı yaprak sarmalardan birer ikişer atıştırarak açlığımızı bastırdık. Amacımız sahilden gitmekti ama bir süre sonra navigasyon bizi yine otoyola yönlendirdi. Akşama Selanik'e ulaşmak zorunda olduğumuzdan hemen otoyola girdik.


    GÜMİLCİNE


    Dedeağaç'tan sonra uğradığımız Gümülcine'de (Komotini) Birkaç saat kaldık. Şehir merkezinde şöyle bir dolaştık. Burada da navigasyonumuzdaki., turistik yerler bize rehber oldu. Belli başlı kültürel anıtları gezdik. Dev kılıç anıtının önünde fotoğraf çektirdik. Burada birkaç soru sorduğumuz soydaşlarımız nedense tutuk cevaplar verdiler. Biz anavatandan soydaşlarımız gelmiş diye boynumuza sarılmalarını beklemiyorduk elbette ama daha sıcak davranmalarını ummuştuk. Gümülcine'de otomobilimizi park ettiğimiz yerin yanındaki büyük marketten aldığımız 1,5 litrelik soğuk su tükendikten sonra çok susadık. Öğle sıcağında dolaşırken Coca Cola'nın küçük bir tanıtım standındaki iki genç kız ''Zero'' ikram ettiler. Buz gibi meşrubat neşemizin yerine gelmesini sağladı. Bu arada, kızımla aynı yaşlardaki genç kızlardan biriyle kızımın kısa sohbetinde Yunan genç kız Selanik'e doğru gittiğimizi orada iki gün kalacağımızı öğrenince heyecanla ''Ben de Selanikliyim'' dedi. Selanik'e gidiyor olmamız genç kızı heyecanlandırmıştı.
    Gümülcine'de şehrin en merkezi yerinde Ziraat Bankası'nın geçtiğimiz aylarda hizmete açılan şubesini de gördük. Ziraat Bankası, ağırlıklı olarak Yunanistan'daki soydaşlarımıza hizmet vermek üzere burada bir şube açmış. 2009'un Şubat ayında açılan Ziraat Bankası Gümülcine Şubesi'ne 4-5 ayda 2 bine yakın soydaşımızın toplam 10 milyon Avro civarında mevduat yatırdıklarını öğrendik. Yaklaşık 50 bin nüfuslu Gümilcine'de 20 bin kadar Türk'ün yaşadığı belirtiliyor. Batı Trakyalı Türkler'e destek olmak amacıyla burada şube açan Ziraat Bankası'nın,. Bu işten karlı çıktığı anlaşılıyor.

    KAVALA


    Gümülcine'nin ardından yolumuza devam ettik. Şimdi sırada Kavala vardı. Kavala'yı da gezip akşama Selanik'e ulaşmalıydık. Otoyoldan devam ettik. Kavala'ya girdiğimizde ilk iş limana yönelmek, buradan tarihi kale ve eski şehri görmek istiyorduk. Navigasyona şehir merkezini girmiştik ama gittiğimiz yoldan emin olamayınca yol kenarında durup birilerine sorma ihtiyacı hissettik. Ne de olsa Navi'ye güvenimiz tam gelmemişti. Bir dükkanın önünde oturan orta yaşlı iki kişiye limana nasıl gideceğimizi sorarken, orada evi bulunan, belki de evini pansiyon olarak kiralayan yaşlıca bir kadın gelip bozuk Türkçe'siyle bizimle konuşmaya başladı. Anne-babasının kendisi henüz küçükken İstanbul'dan Kavala'ya göç ettiklerini anlattı. Bir ara da Niğde'den söz etti. Kökenlerinin Niğde olduğunu, dedelerinin Niğde'den geldiğini söyledi. Bir şeyler ikram etmek istedi ama vaktimiz dar olduğundan teşekkür edip, yolumuza devam ettik.


    KAVALALI MEHMET ALİ PAŞA


    Nihayet sahile ulaştık. Otomobili güvenli bir yere park etmek için bakınırken, sahildeki bir restaurant (Güzel Midilin Restaurant yani Güzel Midilli) görevlisinin eliyle işaret ettiğini, restauranttaki bir çiftin de el salladığını fark ettik. Adının Todori Şeytanidis, olduğunu sonradan öğrendiğimiz restaurant görevlisi, lokantanın önüne otomobili park edebileceğimizi söyledi. Otomobili park edip ayrılacakken, lokantada oturan çiftin bize el salladıklarını hatırlayıp, bir selam vermek üzere geri döndük. Hanımefendi Fransa'da öğretmen olarak görevliymiş. Onlar da otomobille Türkiye'ye dönerken, dönüşü bir turistik geziye dönüştürmüşler. Kısa sohbetimizde Atina'dan geldiklerini ve çok beğendiklerini söyleyerek, Atina'yı görmemizi önerdiler. Yazık ki, Atina gezi planımızda yer almıyordu. Rota'yı Atina'ya çevirmemiz, planımızı alt üst edecekti. Başka sefere Atina'yı da görmeyi umut ediyorum.
    Todori'den birkaç kısa bilgi aldıktan sonra, Kavala Kalesi'ne yürüdük. Yunanistan'ın kuzeyindeki, Ege kıyısındaki bu şirin şehrin dar ve bir o kadar da dik Kale sokaklarında yürüdük. İlk, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yaptırdığı İmaret önümüze çıktı. İmaret şimdi otel olarak kullanılıyordu. Bir zamanlar medrese eğitimi alan öğrencilerin kaldığı imaret şimdi pahalı bir butik otele dönüştürülmüştü. Geceliğinin 300-500 Euro civarında olduğunu öğrendik. Kapısından girip, bir-iki fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik.
    Kavalalı Mehmet Ali'yi okulda tarih kitaplarında okumuştuk. Mısır Valisi iken Osmanlı hanedanına kafa tutmuş, hazırladığı orduyla Anadolu'ya geçmiş ve Kütahya'ya kadar da gelmişti. Kökeninin Arnavut olduğu,. Kavala yakınlarındaki bir köyde doğduğu biliniyor.
    Mehmet Ali Sokağı'ndan devamla Kale içerisindeki sokakları gezdik ve yorulduk. Dönüşte, otomobilimizi önüne bıraktığımız restaurantta karnımızı doyuralım dedik.


    TODORİ'NİN UYANIKLIĞI


    Todori Türkçe bilmenin yanında pazarlamacılık maharetini de göstermişti. Otomobilimizi park etmemize izin vererek, müşteri de kazanmıştı. Biz de minnet borcumuzu yemek yiyerek ödemiş olacaktık böylece. Todori, bir süre İstanbul'da bulunduğunu, Türkçe'yi de İstanbul'da öğrendiğini anlattı bize. (İlgilenenler için Todori'nin telefonu:0030-2510 224749 ve 0030-693-831 08 44 – orea.mitilini@gmail.com) Deniz ürünlerinden kalamar istedik. Ardından frappe istedik. Frappe büyük bir bardağın içine süt, nescafe, buz ve şeker konularak hazırlanıyor. Blenderle ya da el mikseriyle iyice karıştırılınca da köpüklü bir içecek haline geliyor. Daha sonra Selanik'te de içtiğimiz frappenin, bizim vazgeçilmez içeceğimiz çay gibi Yunan halkının başlıca içeceği olduğunu gözlemledik. Frappenin yanı sıra, bir de maden suyu istedik. Maden suyunun şişesi çok hoşuma gitti. Bizde Kızılay Maden Suyu'nun şişesi yıllardır aynıdır. Avrupa'daki maden suları Kızılay'ın yerini tutamaz elbette ama şişenin dizaynında yenilik yapmak gerek değil mi? Haa bir de kalamar istemiştik . Yunanistan'da deniz ürünlerinin güzel yapıldığı söylenir hep. Kavala ve daha sonra Selanik ve Dedeağaç'ta yediğimiz kalamarı beğenmedik. Eşim kalamarı Yunanlılardan daha güzel pişiriyor. Çünkü kalamar pişirmek emek ister. Kalamarı soda, yoksa bira ve soğan suyu ile iyice yoğurmak, terbiyelemek gerekiyor. Denizci Yunanlılar kalamar nasıl pişirilir Çankırılı Gül Hanım'dan öğrenmeliler.
    Gezimiz boyunca yemek yediğimiz restaurantların menülerinin de fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmedim. Belki gezi anılarının yanında menü fotoğraflarını da koyarsam, gidip de görmek, görüp de tatmak isteyenlere, yiyecekleri yemeklerin fiyatları, lokantadan ne kadar bir hesapla kalkabilecekleri konusunda fikir olur diye düşündüm. Güzel Midilli lokantasındaki menünün bir bölümü de Türkçe idi. İçecekler bölümünde bizim geleneksel kahvemiz “Türk Kahvesi” adıyla sunuluyordu. Todori'ye, ''Burada Türk Kahvesi yazmışsınız, menünün Yunanca bölümünde de Yunan Kahvesi yazıyordur mutlaka. Öyle mi, değil mi, doğru söyle'' dedim. Todori samimi cevap verdi: ''Evet orada Yunan Kahvesi yazıyor.'' Kavala'ya gelen Türk turistlerin gönlünü fethetmenin yolunu bulmuş uyanıklar. Bu Yunanlılar sahiplenmeyi ne kadar seviyorlar yahu. Kahvemizi, baklavamızı, her şeyimizi sahipleniyorlar. Allah'tan rakıyı sahiplenmeye kalkmamışlar da kendi rakılarına ''Uzo'' demişler. Yoksa rakı da tehlikeye girebilirdi hani.
    Hoşbeşten, kalamarı eleştirdikten, Todori ile sohbetten sonra kalktık ve Selanik'e gitmek üzere yola koyulduk.


    SELANİK İZLENİMLERİ

    Kavala'dan hareketle Selanik'e doğru yola koyulduk. Selanik'te kalacağımız otel için www.booking.com'dan rezervasyon yaptırmıştık. 2'şer kişilik 2 oda için 98 Euro ödeyeceğiz. Navigasyona otelin adresini girdik. Saat 21.00 civarında otelin önündeydik. Navi "Bize gideceğiniz yere ulaştınız" demesine rağmen, çevremize bakındık oteli göremedik. Biraz ilerledik, birilerine sorduk, ilerledik, tekrar sorduk, sonra tekrar sorduk derken Navi'nin bizi ilk getirdiği yere tekrar geldik. Kafamızı kaldırıp baktık ki, Hotel Rex'in kocaman ışıklı tabelası bize bakıyor. Navi'ye güvenimiz tam gelmediğinden midir nedir, ilk geldiğimizde oteli nedense görememişiz.


    Otele girip girişimizi yaptırdık, rezervasyonda herhangi bir sorun yoktu. Otomobilimizi nereye park edeceğimizi sorduğumuzda resepsiyon görevlisi, otelin hemen yanında etrafı tel örgüyle çevrili bir park yeri olduğunu ancak 24 saat için 20 Euro aldıklarını, bir arka sokakta ise ücretsiz, umuma açık park yeri olduğunu bildirdi. Bu park yerinin güvenli olup olmadığını sorduğumuzda, "Herkes park ediyor, bugüne kadar bir sorunla karşılaşmadık" dedi.
    Kızımla gidip arka sokağa baktık. Hotel Rex, Ankara'yı bilenler için söylüyorum, şehrin Kızılay tarafında değil de, Ulus tarafında, İskitler civarında gibi bir yerde. Arka sokakta da Çince tabelaları bulunan dükkanlar, küçük atölyeler falan var, sokak fazla güven vermese de hem 20 Euro fazla geldiğinden, hem de yorgunluktan otomobili buraya park edip, valizlerimizi indirdik.
    Gece eşim, gidip, arabaya bakmamı, hatta 20 Euro'ya kıyıp, otomobili diğer park yerine almamı önerdiyse de yorgunluktan kıpırdayacak halim olmadığından, uykuya daldım.


    4 METREDE 10 EURO KAZANDIK


    Sabah uyanıp, kahvaltıdan önce arabanın yanına gidip, etrafından bir tur attım. Sorun yoktu. Kahvaltıda, Selanik'i gezdikten sonra akşam tekrar yola çıkmanın anlamsız olduğu fikrinde birleşip, aynı otelde bir gün daha kalmaya karar verdik. Resepsiyona gidip, bir gece daha kalmak istediğimizi söylediğimizde oda başı 55'er Euro'dan 110 Euro ödememiz gerektiği cevabını aldık. Oysa www.booking.com'dan 49x2=98 Euro ödemiştik. Kapı fiyatının böyle olduğunu söyleyince, dizüstü bilgisayarımızı alıp, resepsiyonun 4 metre ilerisindeki lobiden, otelin wireless bağlantısını kullanarak internete girip, booking.com'dan bu kez 50x2=100 Avro'dan tekrar rezervasyonumuzu yaptırdık. Böylece 10 Euro kara geçmiş olduk. İlginçtir, otel bir oda için bizden 55 Euro talep ederken, hemen yanlarından internetten rezervasyon yaptırarak 50 Euro ödüyoruz. Elbette otel bu siteye ayrıca komisyon da ödüyordur. Yani booking.com'dan rezervasyon yaptırmak, kapıda fiyat almaktan daha ucuza geliyor; aklınızda bulunsun.


    ATA'NIN EVİNDEYİZ


    Kahvaltının ardından hemen daha önce adresini internetten aldığımız, Ata'mızın doğduğu evi ziyaret için yola çıkıyoruz. Navigasyon bizi bugün müze haline getirilen evin yakınına getirmiş olmasına rağmen, evi bulmakta güçlük çektik. Navigasyona bu kez, TC Selanik Başkonsolosluğu'nun adresini girince, evi kolayca bulduk. Atatürk'ün evi ülkemizin Selanik Başkonsolosluğu'nun hemen bitişiğinde yer alıyor. Otomobili, evin hemen yanındaki 6-7 otomobillik park yerine bıraktık. Kimse sesini çıkarmadı.
    Eve girebilmek için, Konsolosluğun ziline bastık, diafondan gelen ses üzerine kendimizi tanıttık ve Atatürk'ün evini ziyaret etmek istediğimizi bildirdik. Kısa süre sonra, Atatürk Evi'nin sorumlusu Canan Emin geldi, kapıyı açtı. Evi gezmemize de nezaret etti bizi bilgilendirdi. Atamızın evini gezerken çok duygulandık. Canan Emin'in verdiği bilgiye göre, müzede sergilenen Atatürk'ün şahsi eşyalarıyla mobilyaların bir bölümü Türkiye'den getirilmiş, bir bölümü de o döneme uygun olarak satın alınmış. Evin duvarlarında, Atatürk'ün okul karneleri de sergileniyordu. Osmanlıca harflerle yazılı karnelerde Mustafa Kemal'in derslerinin hepsinin pekiyi olduğunu söyledi Canan Hanım.
    Atatürk'ün doğduğu pembe evin (Bugünkü boyası tam pembe değil, pembeyi andırıyor) hemen yanındaki iki katlı bir başka ev ise, sonradan Türkiye Cumhuriyet tarafından satın alınmış ve konsolosluk binası yapılmış. Çok doğru bir karar. Böylece Atatürk'ün evi de bir anlamda korumaya alınmış. Konsolosluk ve Atatürk Evi'nin ortak bahçesi de güzel bir şekilde düzenlenmiş., Ama evin bahçesine bitişikteki eski, döküntü apartmanlar göze hoş gelmiyor.


    EVİ SAKLAMIŞLAR


    Bu arada bir şey dikkatimizi çekti. Onca Türk turist Selanik'e giderken, Selanik Belediyesi, turizm büroları Atatürk Evi'nin bulunduğu yere ilişkin bölgedeki cadde ve sokaklara hiç bir yönlendirme levhası koymamış.
    Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavlu Caddesi 75 numaradaki evi bulmak çok zor. Tur şirketleriyle Selanik'e gelen Türk turistler için sorun olmamakla beraber, tur programını kendisi düzenleyen Türk turistler için Atatürk'ün doğduğu evi bulmak için epey çaba harcamak gerek. Bir müze olarak düzenlenmiş olmasına rağmen Atatürk Evi'ne ilişkin, hiçbir turistik, kültürel tanıtım belgesinde bilgi yer almıyor. Selanik''teki turizm kuruluşlarının, kültürel, tarihi ve arkeolojik anıtlara ilişkin broşürlerde ya da turistik şehir haritasında Atatürk Evi'ne yer vermeyişleri ilginç değil mi?. Selanik'teki Atatürk Evi'nin bulunduğu bölgedeki cadde ve sokaklarda da yönlendirme tabelaları bulunmuyor.
    Yalnızca binanın yan sokağa bakan cephesinde, kapının sağ köşesine 1933 yılında yerleştirilen, binanın, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün dünyaya geldiği ev olduğunu belirten, Türkçe, Elence ve Fransızca olarak, ''Türk milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir. İş bu levha Türkiye Cumhuriyeti'nin onuncu yıl dönümü münasebetiyle konulmuştur. Selanik, 29 Birinciteşrin 1933'' yazılı mermer bir plaka göze çarpıyor.
    Ziyaretin ardından Konsolosluk'tan ayrılmak üzereyken, İdari Ataşe Erman Bey'le karşılaşıyoruz. Kısa sohbetimiz esnasında bu durumu kendisine yansıttığımda, Yunanistan'ın bilinçli olarak Atatürk Evi'ne ilişkin hiç bir dokümanda yer vermediğini doğruladı.
    Erman Bey, Selanik'te gezebileceğimiz yerler hakkında bize bilgi verdikten sonra, kendisinin de müsait olduğunu belirterek, bizi gezdirebileceğini söyledi. Bundan daha güzel ne olabilir ki? Ataşemiz bize gönüllü rehber olmuştu.
    Erman Bey'le yürürken, belediye otobüslerinde, direklerde ve bilboardlarda Kıbrıslı Rum Anna Visi'nin konser afişleri dikkatimizi çekti. Anna Visi dünyaca tanınan Rum şarkıcı.


    AĞLAYAN HELEN KADINI


    Biraz yürüyünce ağlayan bir kadın heykeli gördük. Heykelin kaidesinde de ağlayan, haykıran acı çeken kadın figürleri... Ayasofya meydanındaki bu heykel sözüm ona Türklerin Anadolu'daki Pontus Rum halkına yönelik soykırımı simgeliyordu. İzmir'e benzerliğiyle bilinen Selanik ile İzmir arasında yürütülen ''Kardeş kent'' ilişkisi de bu anıt yüzünden askıya alınmıştı.
    Bir başka heykel daha dikkatimizi çekti. Bu da olmayacak bir sevda uğruna İzmir'e çıkıp Anadolu'yu istila etme heveslisi Yunanlıları denize dökmemizle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı'nın hemen ardından, Türk ordusu karşısında uğranılan bozgunun sorumlularından bir generalin heykeli. O dönem kusurlu bulunmuş ama şimde heykeli var. İlginç.


    SELANİK İZLENİMLERİNE DEVAM


    Selanik'i gezenlerin bu şehri İzmir'e benzettiklerini hep okumuşumdur. Bu şehre bir de bu gözle baktım. Evet benzerlik var gibi görünüyor ama bu benzerliği çok da abartmamak gerekir. Selanik İzmir'in yanında pek sönük kalıyor bana göre.


    Selanik Başkonsolosluğumuz'da görevli İdare Ataşe Erman Bey ile birlikte yaptığımız turda Erman Bey, görülmesi gereken başlıca tarihi ve kültürel değerler, anıtlar hakkında bilgiler verdi. Beyaz Kule'ye ise mesai saatinin bitimine kısa süre ulaştık. Önce bizi müzeye almak istemediler. Erman Bey'in girişimleriyle Beyaz Kule'ye girebildik. Katları hızlıca turlarken, üst katlara doğru mesainin bittiği Beyaz Kule'yi terk etmemiz gerektiği söylendi. Çaresiz geri döndük. Adı ''Beyaz'' olmasına rağmen kule bildiğimiz taş rengi. Osmanlı döneminde beyaza boyanan kulenin, restorasyonu esnasında eski rengine kavuştuğu belirtiliyor. Beyaz Kule, 33,9 metre yüksekliğinde, Beyaz Kule ile ilgili diğer bilgileri, Kule'nin girişindeki levhanın fotoğrafından İngilizce olarak takip edebilirsiniz. Hak verirsiniz ki, her gittiğimiz yerde not tutmak mümkün olmuyor. Ben işin kolayını buldum. Anıtların önündeki bilgilendirme levhalarının fotoğraflarını çekiyorum. Sonradan fotoğraflara bakarak hatırlamak kolay oluyor.


    Şehir turunun ardından Erman Bey bizi Selanik'in salaş lokantalarının olduğu bir semte götürüyor. Buradaki lokantalarda fiyatların makul olduğunu belirtiyor. Selanik'te deniz mahsulleri yemek güzel olacaktı. Ancak sürprizi pek de sevmediğim kabak yaptı. Bildiğimiz kabak işte... Kabağı, galeta unuyla terbiyeleyip kızartmışlar. Yanına da sos koymuşlar. Harika bir tat. Patates kızartması falan hak getire. Kırk yıl aklıma gelse kabaktan yapılmış bir yiyeceği seveceği ve öve öve bir hal olacağım aklıma gelmezdi.


    Selanik'teki lokantada da menünün fotoğraflarını çekmeye başladım. Amaç hem daha sonra fotoğraflara bakarak, fiyatları, ne yeyip, içtiğimiz hatırlamak, hem de yazacağım gezi notlarını okuyacaklara bir fikir vermek. Ama o da ne? Lokantada çalışan kadın (sahibi miydi bilemiyorum) adeta şahin gibi atlayarak, menünün fotoğraflarının çekilmesini önlemek için menüyü elimden kapmaya kalkıştı. Hepimiz, neye uğradığımızı şaşırdık. Fotoğraf çekmenin ne sakıncası olabilirdi ki? Erman Bey, Yunanca konuşarak durumu anlatmaya çalıştı. Kadın sonradan kötü bir niyetimizin olmadığını anlamıştı ama menünün fotoğraflarını çekmemizden korkmuştu nedense.


    Burada balık da yedik, kalamar da, ve Grek salata da. Bildiğimiz salata işte. Domates, soğan, salatalık ama farkı şu. Üzerine küp şeklinde beyaz peynir, tabağın kenarlarına zeytin ve biber turşusu konuyor, üzerine zeytinyağı gezdirilen salataya son olarak kekik serpiştiriliyor.


    Selanik ziyaretimizden 15 gün kadar önce Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Selanik'e bir gezi programı varmış. Gerisini Erman Bey'den dinledim. Ancak Erdoğan rahatsızlanıp programı iptal ediyor. Yunanistan'da pazar günü yayımlanan gazeteler cuma gününden hazırlandığından, (Türkiye'de asla böyle bir şey olamaz) haber önceden hazırlanmış. Pazar günü Erdoğan Yunanistan'a gitmemesine rağmen gazeteler ballandıra ballandıra Erdoğan'ın Yunan yetkililerle yaptığı görüşmeler, ziyarete ilişkin yorum ve eleştiriler yayımlanıyor. Rezalete bakar mısınız? Böyle gazetecilik olur mu?


    SİMİTLERİM ÇITIR ÇITIR


    Selanik sokaklarında gezerken, köşe başında bir simitçi tezgahı gözüme çarptı. Merak bu ya... İllaki simitlerin de fotoğrafını çekeceğim. Objektifi simit tezgahına doğrultur doğrultmaz bu kez simitçinin gadrine uğradım. El kol hareketiyle tepki gösterdi ve fotoğrafının çekilmesini istemedi. Neyse ki, bir kare fotoğraf çekmiştim. Selanik'teki simitler bizim simitlere benziyor ama biraz daha ince, belki Hatay'da satılan simitlere daha çok benziyor.


    ROMA DA YOK OSMANLI DA...


    Selanik'teki tarihi eserleri gezerken bir şey dikkatimi çekti. Bu eserlerin bir çoğu Roma ya da Osmanlı dönemine ait. Elbette bir bölümü de Bizans eseri. Ancak, bilgilendirme levhalarında nedense bu eserlerin Roma ve Osmanlı dönemlerine ait oldukları ya yazılmamış, ya da utangaç bir ifadeyle geçiştirilmiş. Yani Selanik'te ne varsa Bizans eseri onlara göre...


    Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanikli olduğunu saklayan Yunanlılar hakkında ilginç bir yorumu da kızım yaptı.


    BÜYÜK İSKENDER NERELİ?


    -''Baba, bunlar Osmanlı'dan, Atatürk'ten utanıyorlar ama Makedonyalı Büyük İskender'in devasa heykellerini şehrin en büyük meydanlarına dikmişler.''


    Haklıydı. Ancak onlar Makedonya'yı Yunan toprağı sayıyorlar. Bunun için olsa gerek.


    IRKÇILIK KARŞITI EYLEM


    Selanik sokaklarında gezerken afişlerini gördüğümüz bir eylemle ilgili de not vereyim. Kendilerini ''Anarşist'', ya da ''Komünist'' olarak tanımlayan gruplar, bir kaç gün sonra ırkçılığa karşı bir eylem organize etmişlerdi. Bu eyleme ilişkin afişlerden sonra bir parkta 20-30 kadar gencin toplandığını, kurdukları stantta eylemin tanıtımını yapıp, kitap, dergi, tişört gibi malzemeler sattıklarını gördüm. Gençler, Yunan ırkçılarını protesto ediyorlardı ama hedeflerinde Türk ırkçılar da vardı. Türkler de onlara göre ırkçılık yapıyorlardı.


    Erman Bey'den ayrıldıktan sonra eşim ve kızım bir butiğin vitrinindeki elbiseyi beğendiler. Mecburen girdik tabii dükkana. Derken eşim iki, kızım bir olmak üzere 3 elbise alarak çıktık. Pazarlık da yaptık tabii, indirim yaptırmayı başardık. Dükkan sahibi Antalyalı olduğumuzu öğrenince, Antalya'ya geldiğini ve çok sıcak olduğunu söyledi. Tura çıkacağımızı söyleyince de, otomobili dikkatli ve yavaş kullanmamazı öğütleyerek uğurladı bizi.


    Selanik'teki ikinci ve son günümüzün son saatlerinde Atatürk'ün doğduğu eve bir kez daha gidip, dışarıdan evin fotoğraflarını çektikten sonra, evin arkasındaki park yerine bıraktığımız otomobilimizi alıp, Selanik caddelerinde turladık, şehir dışına doğru uzandık ve küçük bir marinaya girip, çevreyi izledik.


    MANASTIR'DAYIZ

    Selanik'teki son günümüzde, saat 22.00 gibi otele döndük. Gün yorucu geçmişti. Hemen yatıp, dinlenmeliydik. Çünkü ertesi gün Makedonya'ya doğru yola çıkacaktık.


    4 Temmuz sabahı erken uyandık. Kahvaltıdan sonra bavulları otomobile indirdik. Arabayı yine halka açık parka bırakmıştık. Otomobilin etrafında şöyle bir dolandım. Vukuat yoktu. Derin bir nefes aldım. Navigasyonumuza Manastır (Bitola) yazdık ve bastık gaza. Niki kapısına ulaştık. Hem Yunan polisinden, hem de Makedon polisi ve gümrüğünden çok kolay geçtik. Makedonya sınırındaki görevliler pasaportlarımıza bakmadılar bile. Kapıdaki döviz bürosunda 150 Avro bozdurduk. 1 Avro 61 Denari idi. Elimize bir tomar para tutuşturdular. Eski günler aklıma geldi doğal olarak. Doğrudan Manastır'a (Bitola) yöneldik.

    -POLİS OTOSU, OTOMOBİLİMİZE ESKORTLUK YAPTI-


    Şehir merkezinde ara sokaklarda kısa bir tur attık. Amacımız, ilk olarak Mustafa Kemal'in askeri eğitim aldığı Askeri İdadi binasını bulmaktı. Yol kenarına park etmiş iki polis memurunun ayakta sohbet ettiklerini görünce yanlarına gittik ve idadi binasını sordular. Cevapları kısa ve net oldu.


    -''Bizi takip edin''


    Hemen arabaya atladılar ve yola koyuldular, biz de peşlerinden. Atamızın öğrenim gördüğü okula polis eskortu eşliğinde ulaştık. Binanın önüne geldiğimizde gösterdiler ve iyi günler dilediler. Teşekkür ettik. Binanın karşısındaki otoparka otomobili koyduk. Döndüğümüzde camları kapatmadığımızı fark ettik. Telaş ve panikle otomobilin içini kontrol ettik. Her şey yerli yerindeydi.


    BOĞAZIMIZ DÜĞÜM DÜĞÜM. GÖZLERİMİZDE YAŞ...


    Mustafa Kemal Atatürk'ün 1896-1899 yılları arasında öğrenim gördüğü Makedonya'nın Manastır (Bitola) kentindeki Askeri İdadi de Türk turistlerin önemli uğrak yerleri arasına girmiş. Biz de binayı gezdik. Binayı gezmeden önce dıyarıdan bir kaç fotoğraf çektik. Girişte görevli biletledimizi verdi. Binanın 1. katındaki Atatürk Anı Odası'na heyecanla girdik ama girerken buradan gözyaşları arasında, boğazımız düğüm düğü çıkacağımız aklımıza gelmemişti.
    Bugün Manastır Kültür Müzesi olarak kullanılan okul binasının birinci katı, Atatürk Anı Odası olarak düzenlenmiş. Yaklaşık 150 metrekarelik bu bölümde, Atatürk'ün balmumu heykeli, büstü ve bazı kişisel eşyalarıyla, hayatı, katıldığı savaşlar, devrimleri, veciz sözlerini içeren bilgiler, fotoğraflar ve Atatürk ile ilgili Türkçe ve diğer dillerde yayımlanmış kitap, broşür ve dergiler sergileniyor.
    Bize aşağıda bilet satan görevli, bizimle birliktüe yukarı çıkarak, yönetmenliğini Fuat Çağlar'ın yaptığı Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ''Güneşin Adı: Mustafa Kemal'' isimli kısa filmi gösterime soktu. Gezimize ara verdik. Görevli sağdan, soldan bulup buluşturduğu sandalyeleri vererek, filmi oturarak izlememizi sağladı. Film bizi kurtuluş mücadelesine, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına götürdü. Film izlerken duygulandık, boğazımıza bir düğüm geldi oturdu.
    Ama daha bu ne ki... Az sonra duygu selinin daha da yoğunlaşacağını bilmiyorduk.

    GÖZYAŞLARIYLA YIKANAN AŞK MEKTUBU

    Belgesel filmin sona ermesinin ardından Müze görevlisi elimize bir kağıt tutuşturdu. Mustafa Kemal'in Askeri İdadi'de öğrenci olduğu dönemdeki ''İlk aşkı'' Eleni'nin yazdığı mektup...
    Bir Rum iş adamının kızı olan Eleni ile Mustafa Kemal'in evlenmesine önce Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın izin vermediği, daha sonra da babasının Eleni'yi kahyasıyla evlendirdiği anlatılıyor. Eleni'nin müzede dağıtılan ve Mustafa Kemal'e hitaben yazdığı aşk mektubu şöyle:

    ''Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt. Manastırlı Eleni Karinte, bir gün tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır. Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat, balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum. Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı. Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum' dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim.
    Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, Eleni Karinte'n.''


    [size=12pt]Not: Eğer bu yazıyı fotoğrafları da görüp bölümler halinde okumak isterseniz, http://avrupaseyahati.blospot.com adresini ziyaret edebilirsiniz[/size]
    DEVAM EDECEK
     


  2. whitebarsik

    whitebarsik Ana Kamp

    Mesaj:
    21
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ynt: Otomobille Avrupa Seyahati Gezi Notları (1)

    Merhabalar

    Biz 2 ay sureyle arabamızla Avrupa'da gezdik. blogumuz

    http://blog.travelpod.com/travel-blog/whitebarsik/1/tpod.html

    iyi seyahatler
     


Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş