Sakarya Genel Bilgiler

'SAKARYA' forumunda penguen tarafından 13 Şubat 2007 tarihinde açılan konu

  1. penguen

    penguen Zirve

    Mesaj:
    1.605
    Alınan Beğeniler:
    0
    İl Trafik No: 54

    Yüzölçümü: 4.817 km²

    Nüfus: 756.168 (2000)

    Sakarya Marmara bölgesinde önemli bir turizm merkezidir. Karadeniz sahili boyunca uzanan geniş plajları başta olmak üzere gölleri, zengin orman ve yaylaları, vadi ve kanyonları, sıcak su ve içme suyu kaynakları Sakarya'nın sahip olduğu doğal değerleridir.

    İlçeler:

    Adapazarı (merkez), Akyazı, Ferizli, Geyve, Hendek, Karapürçek, Karasu, Kaynarca, Kocaali, Pamukova, Sapanca, Söğütlü, Taraklı.
     


  2. bilalr

    bilalr Welcome 4x4x4 Nirvana UNIMOG-TATRA

    Mesaj:
    1.031
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    54.81
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Sakarya, doğal coğrafi yapısı, orman, deniz, göl, dağlar, vs. ile 4x4-OffRoad için doğal bir parkur ve mekandır...
     


  3. sapancalı

    sapancalı Yeni Üye

    Mesaj:
    10
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    sapanca / sakarya
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    eskiden traktörlerle soğucak yaylasından geyveye gecerdik traktörde olsa offroad tutkusu işte şimdi yollar nasıl bilmiyorum
     


  4. gezmen

    gezmen Karavan Yönetim

    Mesaj:
    4.757
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    Akhisar
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Merhaba,

    Adapazarı'nın hemen kuzeyinde (10-15 km) yer alan, Taşkısığı Gölünün son durumu nedir acaba? 1976-77 de yedeksubaylığımı yaptığım garnizonun batısındaki göl, çok güzeldi o zamanlar... Çeşitli platformlarda adı pek geçmiyor; İstanbul'un ilgisini pek çekmiyor sanırım.

    Cavid Sezen
     


  5. sapancalı

    sapancalı Yeni Üye

    Mesaj:
    10
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    sapanca / sakarya
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    sizn dediğiniz gölün adı poyrazlar gölü olarak değiştirildi sanırım ama emin değilim aynı gölden bahsediyorsak eğer gölün kenarında piknik alanları var çok güzel bir durumda şu an gezilmeye değer
     


  6. gezmen

    gezmen Karavan Yönetim

    Mesaj:
    4.757
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    Akhisar
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Sayın sapancalı,

    Poyrazlar Gölü ile Taşkısığı Gölü farklı göller. Size şöyle açıklayayım. Poyrazlar, Adapazarı-Söğütlü-Ferizli-Karasu Karayolunun doğusunda, Taşkısığı ise aynı yolun batısında yer alır. Poyrazlar, Sakarya Irmağına yakın olan göldür. Her ikisi de, Adapazarı'na bir hayli yakındır. Poyrazlar'ın adı daha çok geçiyor çeşitli yazılarda ve forumlarda.

    Aslında yörenize kaç kez geldim ama çok kısa süreliğine uğramak istemedim. Eski günleri yad etmek için birkaç saat yetmezdi... Ne de olsa yaklaşık bir yıl ikamet ettim Adapazarı'nda. 33 yıl olmuş, hey gidi günler hey....

    Cavid Sezen
     


  7. osmansacit

    osmansacit Yeni Üye

    Mesaj:
    10
    Alınan Beğeniler:
    0
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Sayın Gezmen,üzülerek ve sukut u hayale uğrayacağınızı tahmin ederek te olsa merakınızı gidermek isitiyorum.Sizin çok daha doğal ve güzel zamanlarda görev yaptığınız Taşkısığı gölü (biz daha çok Çaltıcak gölü deriz) ve çevresi son on yıl gibi kısa bir zaman içinde tabiri caiz ise yerle yeksan oldu diyebiliriz.Önce askeriye,köy ve taş ocaklarından gelen atık suları gölü büyük bir foseptik çukuruna sokarak doğal hayatın olumsuz yönde evrimine sebep oldu,daha sonra bir zamanlar balık tutmaya gittiğimiz kısım askeriye tarafından halka kapatıldı ve son olarak gölün hemen dibine yapılan santral ve berbat görünümlü devasa santral bacaları son noktayı koydu,diğer yandan da askeriye dibindeki taş ocağı kelimenin tam anlamıyla koca koca tepeleri yedi bitirdi ve beleldiye katı atık toplama merkezini de yine buraya yaparak ölümcül darbeyi vurdu.Sizlerin görev bizlerin çocukluk hatıraları da gölle birlikte yok oldu gitti diyebiliriz.Yüzyılların nakış gibi işlediği bi doğa harikasını daha fazla konfor ve para için el birliğiyle çarçur ettik uzun lafın kısası.Ama her şeye rağmen insanlar etrafında birasını içip,balık tutarak piknik yapıyor ve güzel güzel çöplerini sağa sola atıyor,dönem dönem -şehre çok yakın olmasına rağmen - göle gidiyorum ama manzara yıkıcı ve üzücüdür (en azından benim için).Ama doğa o an için lütfeder bir ışık ve gölge oyunu yaparsa bir an için etrafında ki tüm olumsuzluklara rağmen manzara karşısın da insan bi hoş oluyor,havanın iyi olduğu bi anda bir bisiklet gezisi yapar bir kaç fotoyu buraya da eklerim..saygılarımla
     


  8. gezmen

    gezmen Karavan Yönetim

    Mesaj:
    4.757
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    Akhisar
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Sayın osmansacit,

    İlginize teşekkür ederim.

    Gölün son durumuna üzüldüm. Adapazarı'na geldiğimde uğramayı düşünüyordum ama sanırım vazgeçeceğim. Eski anılarım yerinde kalsın, yıkmayayım...

    Cavid Sezen
     


  9. Puma

    Puma Ana Kamp

    Mesaj:
    25
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    Sakarya
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Tek temennimiz bu doğa katliamının Çaltıcak gölü ile sınırlı kalması.Sakaryamızın irili ufaklı onlarca gölü /göleti keşfedildikçe maalesef kirletiliyor.Umarım piknikçiler başta olmak üzere tüm vatandaşlar bu konuda biraz daha duyarlı olmaya başlarlar.
     


  10. kafkaskartalı

    kafkaskartalı Ana Kamp

    Mesaj:
    21
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    akyazı /sakarya
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    yinede bizim bölgemiz diger bir çok bölgeye göre daha yeşil ve daha sulak ,bir çok doga sporunu rahatlıkla yapabiliyorsunuz..
     


  11. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Erenler,Arifiye ve Serdivan beldelikten çıkarak Sakarya'nın yeni ilçeleri oldular.
     


  12. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Fahri Tuna


    Adapazarlı bestekarlar



    Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna
    Adapazarılı Bestekârlar
    (Doğum Tarihlerine göre)

    Sıra Bestekârın adı soyadı D.Tarihi Tanınmış bestelerinden…
    ---- --------------------------- ----------- -------------------------------------------------------------------
    1. Agopos Alyanakyan 1875 "Unutamam Seni Ben"
    2. Yesari Asım Arsoy 1900 "Yar Saçların Lüle Lüle", "Adalardan Bir Yar Gelir
    Bizlere", "Sazlar Çalınır Çamlıca'nın Bahçelerinde",
    "Akasyalar Açarken", "Biz Heybelide Her Gece"…
    3. Udi Emre Hrant 1901 "Hastayım Yaşıyorum"
    4. Ziya Taşkent 1932 "Rüzgar Susmuş Ses Vermiyor Nedendir?", "Gücüme
    Gidiyor Böyle Yaşamak", "Ne Gelen Ne Soran Var"…
    5. Coşkun Erdem 1938 "Kader Böyleymiş", "Maziyi Unutma", "Gönül Ferman
    Dinlemez", "Garibin Derdinden Garipler Anlar".
    6. İ. Erdinç Şumnu 1939 "Mevsim sonu artık, her ümit kayıp", "Gülden yana hiç
    buy-i vefâ yok kaderimde", "Bu cefâya bilemem hangi
    suçum attı beni", "Sendedir gönlümün çaresi sende"…
    7. Esin Engin 1945 "Sana Geldim", "Gurur Duyarım", "Gönül Oyunu".
    8. M. Hakan Alvvan 1970 "Badeyi lebinden", "Şarab-ı aşkını nûş ettir Ya Rab"
    9. Abdullah Uysal 1970 "Sanma ki şebtab-ı mâh-ı temmuzuz", "Buldu cânım câna
    cânan", "Aşkın kuluyuz".

    AGOPOS ALYANAKYAN

    1875 yılında Adapazarı'nda doğdu. Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olarak Kömürpazarı semtinde büyüdü. Kemânî ve Hânendedir. Uzun süre Adapazarı Ermeni Kilisesi'nde okuyuculuk yaptı. Bir çok bestesinden günümüze ulaşabilen sınırlı sayıda eseri vardır. En meşhuru "Unutamam Seni Ben, Kalpte Sonsuz Acısın" şarkısıdır. Merhum Zeki Müren İstanbul'a ilk geldiğinde Agopos'tan musiki dersleri almıştır. Türk Fasıl Musikisinin yok olmaya mahkum pek çok eseri onun gayretleriyle kayıt altına alınmıştır. Fasıl musikisine dair defterleri öğrencisi Serhanende Nurettin Çelik Bey tarafından günümüze ulaştırılmıştır. 1964 yılında Balıklı Rum Hastanesinde vefat eden Alyanakyan'ın naaşı İstanbul'da defnedilmiştir. (1)

    YESARİ ASIM ARSOY
    Asıl Adı Mustafa Asım Arsoy olan bestekâr, 1900 yılında Osmanlı toprağı (bugün Yunanistan) Drama'da doğdu. Sol elini kullandığı için Yesari (solak) adını aldı. Yesari Asım, orta öğrenimini tamamladıktan sonra ailesi 1917 yılında ise Adapazarı'na yerleşti. İlk müzik derslerini Adapazarı'nda Recai Moro Beyden aldı. Önce bağlama, sonra ud öğrendi. İstanbul ve İzmit'te değişik işlerde çalıştı. İzmit'te bulunduğu yıllarda Fehmi Tokay ve Zeki Arif Ataergin'den yardımlar gördü, müzik çevrelerine girerek çok sayıda müzisyenle tanışma ve çalışma fırsatı buldu. 1930'larda beste yapmaya başlayan Yesari Asım, sözlerini de genellikle kendisi yazmıştır. 1954 yılında kısa süre İstanbul Radyosu'nda çalışan bestecinin günümüze ulaşan eserleri yaklaşık 250 tanedir. Unutulan ya da gün ışığına çıkmayan çok eserinin olduğu tahmin edilmektedir. Eserlerinden örnekler, Hüzzam makamı: "Yar yolunu kolladım", " Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır", "Dün gece bir şuhun bezmine gittim", "Zamanla belki geçer", Uşşak makamı: " Bir çapkın elinde oyuncak oldum", " Bir ince fidansın", " Bu yaz geçen günlerimiz hatırımdan çıkmasın", "Menekşe gözler hülyalı", Hicaz makamı: "Yar saçların lüle lüle", "Adalardan bir yar gelir bizlere", Hicaz makamı: "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde", "Akasyalar açarken", Suz'Nak makamı: "Ayrı düştüm sevgilimden", Nihavend makamı: "Sahilde o hoş buseleri", Rast makamı: "Perişah saçların", Sultaniyegah makamı : "Biz Heybeli'de her gece". Türk müziğinin en büyük ustalarından Yesari Asım Arsoy, 19.01. 1992 tarihinde vefat etti.(2)
    UDİ EMRE HRANT KENKULİAN

    1901 yılında Adapazarı'nda doğdu. Ermeni kökenli Türk vatandaşı olan Emre Hrant'ın babası Karaağaçdibinden Marangoz Karabet Efendi'dir. Doğuştan görme özelliği bulunmayan Hrant, ailesiyle birlikte 1917 yılında Konya'ya, daha sonra da İstanbul'a yerleşti. Burada, adı tespit edilemeyen bir müzisyen tarafından kendisine bir ud alındı ve böylece musikiye başladı. Önce kendi kendine çalışan Hrant, Kemani Agopos Alyanakyan, Kemani Dikran Katsakyan ve Udi Kirkor Berberyan'dan dersler alarak udunu ilerletti. Henüz on yedi yaşındayken Hicaz ve Hüzzam makamında yaptığı taş plak kayıtlarıyla ünü yayılırken, saz ve söz çevrelerinin aranan bir sanatçısı oldu. Özellikle taksimleriyle Türk Müziğine zenginlikler kattı. 1934 yılında ilk bestesini yaptı ve bestekar olarak da tanındı. 1950 yılında gözlerinin tedavisi için gittiği Amerika'da bir sonuç alamadı. ‘Hastayım Yaşıyorum' adlı şarkısı klasikler arasında yerini alırken, Udi Hrant'ın, birçok bestesi de Columbia şirketi tarafından, kendi sesinden plağa alındı. ABD, Ortadoğu ve Ermenistan'da konserler verdi. "Hastayım Yaşıyorum" (Hicaz), "Gel Nazlı Güzel" (Hicaz) ve "Söyle Ruhum Sevdan Beni kaç Yıl Yakacak" en tanınmış eserlerindendir. 29 Ağustos 1978'de vefat etmiş olup, İstanbul Şişli Ermeni Mezarlığına defnedildi.(3)

    ZİYA TAŞKENT

    1932 yılında Adapazarı'nda doğdu. İlk ve orta öğrenimini Adapazarı ve Pendik Ortaokulu'nda tamamlayan Taşkent, lise öğrenimini İstanbul Kabataş Lisesi'nde sürdürdü ve Ankara Gazi Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Radyosu'nun sınavını kazanan Taşkent, 1953-99 arası Radyo Sanatçılığı görevini sürdürdü. Sahne çalışmalarına 1967 yılında başlayan Ziya Taşkent, 1973'ten itibaren Ankara Radyosu'nda koro yönetmenliğine başladı. Çeşitli gazete ve kuruluşlardan bir çok Yılın Sanatçısı ödülü bulunmaktadır. 100'ün üzerinde bestesi bulunan Ziya Taşkent'in bestelerinden bazıları "İzinde Dolaşır Bulamam", "Dinmiyor Hiç Bu Akşam" (Hüzzam), "Rüzgar Susmuş Ses Vermiyor Nedendir" (Hüzzam), "Bir Sabah İstiyorum", "Gücüme Gidiyor Böyle Yaşamak" (Uşşak), "Ne Gelen Ne Soran Var Acı Geçti Günlerim" (Hicaz). 17 Ağustos 1999 Depreminde eşi, kızı ve iki torunu ile Yalova'da yitirdiğimiz sanatçının naaşı, Ankara Kocatepe Camiinde kılınan cenaze namazının ardından Ankara Cebeci Asri Mezarlığına defnedildi. Taşkent'in, güftesi Halit Çelikoğlu'na ait "Rüzgar Susmuş Ses Vermiyor Nedendir" adlı bestesiyle TRT Müzik Ödülleri ikinciliği de (1990) bulunmaktadır. (3)

    COŞKUN ERDEM
    1938 yılında Bursa Gemlik'te doğdu. Ailesinin Adapazarı'na yerleşmesi üzerine eğitimini Adapazarı'nda sürdürdü. Adapazarı Musiki Cemiyetinde İsmail Safa Olcay yönetiminde müzik eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a yerleşen Erdem, müzik eğitimini Üsküdar Musiki Cemiyetinde sürdürdü.İki yıl Çakıl Gazinosundaki şarkıcılığının ardından, ses sanatçılığına son verip kanuni olmaya karar verdi. Sahnelerde ünlü sanatçılara kanun çalmasının yanında aralarında "Kader Böyleymiş", "Maziyi Unutma", "Gönül Ferman Dinlemez", "Garibin Derdinden Garipler Anlar"ın da bulunduğu 50'nin üzerinde besteleriyle ünlendi.50 yılı aşkın süredir sahnelerde kanun çalan Coşkun Erdem, bir kanun virtüözü olarak tanınıyor.


    İBRAHİM ERDİNÇ ŞUMNU

    1939 yılında Adapazarı'nda doğdu. Sabihahanım İlkokulu, Adapazarı Merkez Ortaokulu, Kabataş Erkek Lisesi (yatılı), İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Memurluk, Öğretim görevliliği, ticaretle geçimini sağladı. Adapazarı Belediyesi Konservatuarı kurucu müdürlüğünü üstlendi (1985). Adapazarı Tarihi Türk Müziği Topluluğunu kurdu (1997) ve yönetti. İ. Erdinç Şumnu'nun 20'ye yakın bestesi bulunmaktadır. Güfteleri de kendisine ait olmak üzere "Mevsim sonu artık, her ümit kayıp" (Bestenigâr), "Gülden yana hiç buy-i vefâ yok kaderimde" (Hüzzam), "Bu cefâya bilemem hangi suçum attı beni" (Nihavend), "Sendedir gönlümün çaresi sende" (Mâhûr), "Sana vermek istediğim her şeyimi yıllar aldı" (Evcara) gibi eserler sayılabilir. Ayrıca Necip Fazıl'ın "Senden senden hep senden, akisler aynalarda" şiirini Hüseynî makamında ilahi olarak bestelemiştir. Bestekârlığının yanı sıra güzel sesi ve temiz icrasıyla klasik eserlere ayrı bir ruh kazandıran Şumnu, başta tanbur olmak üzere pek çok enstrüman çalmaktadır. "Tarih felsefesi, deneme ve şiir dallarında eserler verdi. Kitapları: Fatih-I (1991), Fatih-II (1995), Sömürgeciliğin Tarihi (1991), Yavuz Sultan Selim-I (1991), Yavuz Sultan Selim-II (1992), Hatıralar (1997). Yazdığı dergiler Zafer, Irmak.

    ESİN ENGİN

    Kırım asıllı bir ailenin oğlu olarak 1945'te Sivas'ta doğdu. İlkokul çağlarında ailesi Adapazarı'na yerleşti. Adapazarı Merkez Ortaokulu'nu bitirdi, Adapazarı Lisesi'nde eğitim gördü. Müziğe 5 yaşında başladı. Önce ud ve kanun ile Klasik Türk Müziği eğitimi, Amerika'da piyano ile Batı Müziği eğitiminin yanı sıra armoni ve kompozisyon dersleri de gördü. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu'nu ve İstanbul Belediye Konservatuarı şan bölümünü bitirdi. Adapazarı'nda Halit Sandallı'nın "Ada Caz Orkestrası", Aydın Esen Orkestrası ve Özcan Erdal'ın "Şehir Caz Orkestrası"nda çaldı. 1972'de çıkardığı iki 45'likle büyük çıkış yaptı: "Dök Zülfünü Meydane Gel" ve "Tango". 1973'te "Bana Ellerini Ver" 45'liğini ve ilk Long-Playi olan "Modern Oyun Havaları"nı çıkardı. Geleneksel müziğimizi aslına zarar vermeden armonize ederek yönettiği orkestrasıyla büyük ilgi gördü. 1974'te "Anadolu", 1978'de "Modern Fasıl" ve "Modern Oyun Havaları" albümlerini çıkardı. 1974'te "Dönmeyen Yıllar" 45'liğini, "Tangolar" ve "Dünden Bugüne" albümlerini, 1976'da "Sana Geldim",1977'de "Gurur uyarım", 1978'de "Gönül Oyunu" gibi hit olmuş 45'liklerle şarkıcılığını sürdürdü. 1972'den itibaren aranjör, orkestra şefi ve müzisyen olarak Türk Popunun ve Türk Sanat Müziğinin birçok sanatçısına beste ve düzenleme yaptı, Türk Popunun ve Türk Sanat Müziğinin birçok hit parçasına imza attı. 1980'de "Hisseli Harikalar Kumpanyası", 1984'te "Lüküs Hayat" gibi müzikallere müzik yönetmenliği yaptı, "Kanlı Nigar", "Fermanlı Deli Hazretleri", "Deli Eder İnsanı Bu Dünya" gibi birçok müzikal, "Aile Şerefi", "Gazeteciden Dost", "İstanbul'un Gözleri Mahmur" ve "Müfettiş" gibi birçok tiyatro oyunu besteledi. 3 filmde oynadı, 19 filmin müziğini yaptı. 04 Mayıs 1997'de İstanbul'da vefat etti.

    M. HAKAN ALVAN
    1970 yılında Sakarya'da doğdu. Müzik eğitimini Sakarya Belediye Konservatuarında tamamladı. Burada Bekir Sıtkı Sezgin, Neyzen Ümit Gürelman ve Haydar Sanal gibi hocalardan ders aldı. Mustafa Hakan Alvan, daha sonra İstanbul Üniversitesi Konservatuarı'nda, TRT İstanbul Radyosu'nda neyzen olarak görev yaptı. Sanatçı 1991'de TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'na girdi. Bu toplulukta tasavvuf müziğinin önemli isimlerinden Ahmet Özhan'la çalışırken, tasavvuf müziği alanında besteler yapmaya başladı. Bu alanda klasik ve post-modern eserler meydana getirdi. Bunlar arasında, Manisalı Ahmet Şemseddin Marmaravî'nin "Câmiü'l-Esrâr" adlı mesnevisinden "Hikmet" ve Mevlevi şairlerin şiirlerinden oluşan "Nev niyâz" adlı kompozisyonları ilgi çekti. Pek çok ilahi bestelemiş bulunmaktadır. "Badeyi lebinden" (Beyatî), "Şarab-ı aşkını nûş ettir Ya Rab" (Uşşak) en tanınmış ilahilerinden olup, tasavvuf müziği alanında yüzü aşkın eseri bulunaktadır. Halen Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu'nda Ney sanatçısı olarak görev yapmakta ve bu toplulukla birlikte dünyanın bir çok ülkesinde konser vermektedir. Sanatçı Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü yanında Tasavvuf Müziği Vakfı gibi sivil toplum kurumlarında verdiği ney dersleriyle gençlere bu kültürü aktarmaya çalışmaktadır.
    ABDULLAH UYSAL
    1970 yılında İstanbul'da doğdu. İ.Ü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu (1994). 1998 yılından bu yana Adapazarı Tüvasaş Fabrikası'nda kurum hekimi olarak çalışmaktadır. Müzikle ilgisi öğrencilik yıllarında başladı. Aksaray Valide Camii İmamı Habil Öndeş'ten dini musiki dersleri aldı. Daha sonra Kubbealtı Musiki Cemiyeti'ne üç yıl devam etti. Adapazarı döneminde İ. Erdinç Şumnu'dan yararlandı. Adapazarı Tarihi Türk Müziği Topluluğu çalışma ve konserlerine katıldı. Üçü TRT Repertuarında olmak üzere, 40'ın üzerinde ilahisi bulunmaktadır. Bunların arasında "Sanma ki şebtab-ı mâh-ı temmuzuz" (segâh), "Buldu cânım câna cânan" (Evc), "Aşkın kuluyuz" (Hicaz ve Segâh) TRT Repertuarına giren eserleridir. Halen Adapazarı Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu'nu çalıştırmakta, şiirlerini Irmak dergisinde yayımlamaktadır.

    ---------------
    11 yıldır Adapazarı'nda hekimlik yaparken, sakarya musiki dünyasının içinde yer alan ve "Adapazarı'nda Yaşamış Bestekârlar" konseri de veren Dr. Abdullah Uysal'a Türk Müziği bağlamında "Adapazarılı Bestekârların Yerini ve Önemi" soruyoruz.

    "Bir yerde müziğin gelişmesi, orada kökü olmasına bağlıdır. Adapazarı, Türk müzik açısından ciddi kökleri olan bir şehir esasında. Özellikle Ermeni bestekârlardan, daha sonra Rumeli'den göçen bilhassa şehirli Türklerin ve şehrin İstanbul'a yakınlığı ve demiryoluyla bağlantısı, diğer Anadolu kentlerinden ayırmış müzik kültürü açısından Adapazarı'nı. Ben de bunu araştırdım. Bu bestekârların eserlerinden bir konser hazırlamak istedim. İlk olarak 1875 tarihinde Kömürpazarı'nda doğup büyüyen, onların tabiriyle "Kilise Mugannisi" Agopos Alyanakyan dikkatimi çekti. "Unutamam Seni Ben" esrinin evvela Osmanlıca notasına ulaştım. Günümüz notasına uyarlayıp meşk ettim. Arkasından gelen ve Karaağaçdibinde bir marangozun oğlu olan Udi Hrant'ın, ki 1901 doğumludur, eserlerini inceledim. Yesari Asım Beyin gençlik hatıralarına, ki Balkan Harbinde Adapazarı'na yerleşmiş, baktım. Erdinç Beyin ve Nejat Beyin naklettiği hatıraları dinledim. Bütün bilgileri birleştirdiğimizde şunu anlıyoruz: Adapazarı'nda bilhassa XX. Yüzyılın başlarında canlı bir müzik hayatı ve kültürü yaşanmıştır. Nitekim ilk müzik kültürünü burada alan pek çok müzisyenin ileriki yıllarda ulusal çapta ün elde etmeleri, müziğimize hizmet etmiş olmaları, bunun bir başka göstergesidir. Yesari Asım Bey, Türk müziğinde XX. Yüzyılın sayılı bestekârlarından birisi, eğitimine Adapazarı'nda başlamış. Kemanî Agopos, Udî Hrant, Kanunî Coşkun Erdem, Tanburi Erdinç Şumnu, Neyzen Hakan Avlan, bu şehirden yetişen hem bestekârlar, hem saz sanatçıları. 1943'ten beri faaliyet gösteren Sakarya Musiki Cemiyetine hizmet ve gönül vermiş İsmail Safa Olcay, Erol Sayan, Kemal Ersin, Nejat Tezcan gibi isimlerin sayesinde, şehirde müzik zevki oldukça gelişmiş. Üstüne konservatuar kurulmuş. 1985'te Adapazarı Belediye Başkanı Erkal Etçioğlu, Konservatuar kurma görevini Erdinç Hocamıza vermiş. Erdinç Bey de o zaman İstanbul'da Klasik anlamda ve yüksek seviyede Türk Müziğini kimler temsil ediyorsa, örneğin merhum Bekir Sıtkı Sezgin Bey, Tanbur Hocası Abdi Coşkun, Usul derslerine Doğan Dikmen gibi isimleri, söz konusu konservatuara davet etmesiyle, şehirde belli bir müzik zevki oluşmuş. Arıca bu konservatuarın yetiştirdiği öğrencilerden bir kısmı, gerek Emel Sezer, Fatoş Ökmen hanım gibi, şehrimizin müzik hayatına hizmetleri olmuş ve olmakta, gerek Hakan Alvan gibi yurt içinde ve dışında müziğimizin tanıtılması ve sevdirilmesi hususunda sanatçılar yetişmiş. Hakan Alvan'ın gerek neyzenlik, gerekse bestekârlık sahasında göstermiş olduğu başarı, adeta Adapazarı'nda yüzyıllık müzik serüvenin meyvesi gibi yorumlanabilir. Sakarya Üniversitesinde 2000'li yılların başında açılan Devlet konservatuarından da, gerek şehrimizde gerekse ulusal bazda hizmetler bekliyoruz. Sakarya Büyükşehir Belediyesinin, iki yıldır açmış sekiz ayrı dalda açmış olduğu müzik eğitiminin de beş on sene daha sürmesi halinde çok olumlu sonuçlar vereceğini ümit ediyorum. " (5)


    ---

    1) www. turkishmusicportalturkce.org,
    2) http://tr.wikipedia.org/wiki/Yesari_As%C4%B1m_Arsoy" adresinden alındı,
    3) http://www.devletkorosu.com/site/index.php?option=com_content&task=view&id=42&Itemid=34,
    4) http://tr.wikipedia.org/wiki/Ziya_Ta%C5%9Fkent,
    5) Dr. Abdullah Uysal'la 27.8.2009 tarihinde yaptığım söyleşide anlattıklarından,
    Yazı Tarihi : 02 Eylül 2009 Çarşamba
     


  13. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    SAKARYA TÜRKÜSÜ

    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
    Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.

    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

    Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
    Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

    Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
    Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

    Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
    Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

    Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

    Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

    Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

    Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
    Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

    NECİP FAZIL KISAKÜREK
     


  14. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Fahri Tuna
    Sakaryaspor'un kralı

    Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna

    Aykut Yiğit -1985
    Hüseyin Komite Arşivi)
    Ölümünün 7. Yıldönümünde Rahmetle Anıyoruz
    SAKARYASPOR FORMASIYLA
    İLK VE TEK KRAL:
    AYKUT YİĞİT

    Sakaryalı 4 kralımız var bizim: Aykut Yiğit (1959), Aykut Kocaman (1965), Bülent Uygun (1971) ve Hakan Şükür (1971).
    Dördü de Sakarya'da doğup büyüyen, sonra da Türkcell Süper Ligi'nde "Gol Kralı" unvanı ve onuru kazanan evlatlarımız. Aykut Kocaman Fenerbahçe'de oynarken üç kez, Hakan Şükür Galatasaray'da oynarken üç kez, Bülent Uygun da Fenerbahçe'de oynarken bir kez bu başarıyı yakaladılar; ne mutlu onlara ve Sakaryalılara.
    Ama içlerinde biri var ki, "kral" tahtına Sakaryaspor'un "yeşil-siyah" formasıyla oturmayı başardı: Aykut Yiğit.
    Aykut, 1965'de kurulan Sakaryaspor'un tarihinde, "Türkcell Süper Lig Gol Kralı" unvanlı "ilk" oyuncumuz. Aynı zaman da "tek" oyuncumuz.
    Bugün yaşı 40 ve üzerinde olanlar onun nefis çalımları, harika plaseleri, öldürücü penaltılarını dün gibi hatırlarlar. Bugün yaşı 25-30 arası olup da adı "Aykut" olanlar, babalarına sorsunlar; "benim adımı niçin Aykut koydunuz?" diye. Cevapları "bir zamanlar Sakaryapor'da bir kral vardı… "diye başlayan cümleler işiteceklerdir.
    "Her nefis ölümü tadacaktır" diyor kutsal kitabımız.
    Aykut da bu alan dünyaya konup göçenlerden: Sivas deplasmanına giden Sakaryaspor kafilesinin Yozgat sınırları içinde 7 Eylül 2002 tarihinde geçirdiği kazada hayatını kaybeden 5 candan birisi.
    Cenabı Hak hepsine gani gani rahmet, mekânlarını da cennet eylesin.
    Şehrin yeşil-siyahlı formayla "İlk ve tek kralı"nı, Aykut Yiğit'i araştırdık.

    SAĞLIKÇI NURİ YİĞİT'İN KÜÇÜK OĞLU

    Aykut, Kocaalili sağlıkçı Nuri Yiğit'in dört çocuğunun üçüncüsü olarak 1959 yılında Adapazarı'nda doğdu. Aslen Kafkasya göçmeni (Gürcü asıllı) olan Sağlık memuru Nuri Yiğit'i, 1970 ve 80'li yılların Adapazarılıları iyi hatırlayacaklardır; elinde sağlık memuru çantasıyla görürdük onu şehrin sokaklarında. İnce uzun boylu, sakin, efendi, iyiliksever, saygılı bir portresi vardı Nuri Beyin. Büyük oğlu Necmi Yiğit de, 1984'ten 1999 depremine kadar Çark Caddesinde Altınhan'da, kardeşi Aykut'la birlikte "Aykut Turizm" adıyla turizm alanında Adapazarılılara önemli hizmetler verdi. Tanınan sevilen cana yakın birisidir.
    Aykut'un çocukluğu babasının görevi gereği kendilerine tahsis edilen Ofis karşısındaki Memur Evleri çevresinde geçti. Adapazarı Atatürk Lisesi'nin Edebiyat bölümünü bitirdi. Minik takımdan itibaren Sakaryaspor altyapısında Ekrem Karaberber'in elinde şekillendi. Üstün yeteneğiyle hemen dikkat çekiyordu. 16 yaşında A takımda oynamaya başladı.


    Ekrem Karaberber-2005 (Fahri Tuna Arşivi)

    İLK HOCASI EKREM KARABERBER:
    " İĞNE DELİĞİNDEN TOPU GEÇİRİRDİ"

    İlk hocası Ekrem Karaberber, öğrencisi Aykut Yiğit'i bakın nasıl anlatıyor: "1970'lerde ben Sakaryaspor Altyapısında görevliyken, Aykut 12-13 yaşlarında elime geldi. 4 sezon bende kaldı. Benim talebelerimin içerisinde, Aykut gibi dört dörtlük bir insan az geldi geçti diyebilirim. Bilhassa bu futbol camiasında öyle bir gence, pek rastlanmaz. Ben öyle yetenekli bir sporcu düşünemiyorum. Aşırı zeki, aşırı teknik; iğne deliğinden topu geçirirdi. Cenabı Allahın ona bir lûtfuydu bu aşırı yetenek. Oyun zekası, plaseleri... Kimsenin aklına gelmeyecek şeyleri o yapardı. 1985'de Süper Ligdeyiz. O da takımımızın kaptanı. Altay'la maç yapıyoruz. Şeker tarafındaki kale Altay kalesi. Bizim takım akın yaptı. Altay'ın sağbekiyle stoperi arasında top düştü. Aykut aralarına daldı, iki Altaylı dura kaldı, Aykut ayağının üstüyle hafif dokunuverdi topa, tak, top ağlarla buluşuverdi, maçı 1-0 kazandık. Penaltıları Garanti Banası gibiydi. Garanti gol. Adapazarı tarihinde penaltılarda iki kişi tanırım: Biri İsmail Baylav, diğer Aykut Yiğit. İkisi de Garanti Bankası. Penaltı oldu mu arkanı dön git, onlar halleder işi. Kimseyle mukayese edilemeyecek kadar beyefendi biriydi. Hiçbir rakibine elini sürmezdi, sarı kart gördüğünü hatırlayan yok. Genç takımdayken herkese isim takıyorlardı. Bizimkinin takım arkadaşları (Tamer İlaçan, Mustafa Şirin, Osman Yıldırım, Engin Korukır vs.) rakiple dalaşmadığı, sakin ve sessiz olduğu için ona da "kuzu" lakabını takmışlardı. Allah rahmet eylesin." (1)

    1979: "VER ELİNİ ESKİŞEHİR"

    1976 yılından itibaren üç yıl formasını giydiği Sakaryapor'un, o günkü adıyla 2. Lig'de (şimdiki adıyla Bankaysa Ligi) mücadele verdiği yıllarda, 1979 yılı Temmuzunda, kıvrak çalımları, nefis ara pasları ile taraflı tarafsız herkesin beğenisini kazanan bu genç yeteneği, 1. Ligin (bugünkü adıyla Türkcell Süper Ligin) iddialı takımlarından -Anadolu Beyi- Eskişehirspor transfer ediyordu. Fethi Heper, İsmail Arca, Ömer Kaner gibi dev isimlerin forma giydiği o dönemin "kırmızı şimşekleri", "es es es" tezahüratlarıyla hem statları inletiyor, hem de Eskişehir'e deplasmanına gelen takımlara çoğu kez sahayı zindan ederek, puansız geri gönderiyorlardı. 20 yaşında kırmızı-siyahlı formayı sırtına geçiren Aykut da, bir yandan Süper Lig tecrübesi ve dayanıklılığı kazanırken, diğer yandan attığı ve attırdığı gollerle alkış topluyordu. Kısa sürede Eskişehirspor takım iskeletinin en önemli temel taşlarından biriydi olmuştu. Her şey güzeldi de, diğer yandan; başarıyla giydiği Eskişehir formasından ayrılmak günü gelmişti. Zira; gün sevdalısı olduğu "yeşil-siyahlı forma"ya kavuşma günüydü. Zira "kendi şehrinin takımı" Sakaryaspor, 1981 yılı Mayıs ayında şampiyonluk ipini göğüsleyerek Süper Lig'e "merhaba" demişti.

    22 YAŞINDA TEKRAR SAKARYASPOR'DA

    İki sezon önce giderken "bizim çocuk" olan Aykut, 1981 Temmuzunda Sakaryaspor'la mukavele imzalarken, "bir yıldız" olarak geri dönüyordu. Fuat, Emin, Coşkun Demirbakan, Süleyman Bölükbası, Turgay Poyraz, Yenal Kaçıra, Nezihi Tosuncuk, Zafer Göncüler, Tahamata Kazım, Osman Yıldırım, Bahri Kaya, Köylü İbrahim (Tok), Şenol Çorlu, Tuna Güneysu, Recai Çaloğlu gibi hemen hepsi üç büyüklerde forma giymiş veya giyebilecek olan yıldız isimlerin arasında Aykut Yiğit; yüksek top tekniği, "ince" tabir edilen ara pasları, sağa-sola deplase olanlara attığı – ayağa - uzun ve kısa pasları, ceza alanına direkt oynaması, ceza alanı içindeki arkadaşlarını sık sık gol pasıyla buluşturması, ceza alanının içinden veya dışından direkt kaleye gönderdiği sert plaseleri ile hemencecik dikkatleri üzerinde topluyordu. Ekrem Karaberber ekolünün bütün izlerini taşıyordu üzerinde; müthiş centilmendi; sarı kart bile gördüğü nadirdi. Toparlayıcı ve saygıdeğer bir kişiliği vardı. Nitekim bu vasıfları ona, 1984-85 sezonunda takım kaptanlığı sorumluluğu ve onurunu da getirecekti.

    SÜPER LİGDE SAKARYASPORLU BİR GOL KRALI: KUZU AYKUT

    Başkan Tuncer Tepe, Kulüp Müdürü Ethem Boran. Türkcel Süper Ligi'nde 1981-85 arası fırtına gibi esen bir Sakaryaspor var. Kalecimiz Fuat 9 hafta üst üste gol yemiyor. Ligi uzun haftalar lider ve ikinci sırada götürüyoruz. İlk sezonumuzda (Gürcan Berk ve Milan Jivadinoviç'le) 5., 1982-83 sezonunda (Milan Jivadinoviç'le) 11., 1983-84 sezonunda (Necdet Niş – Enver Katip) 6., 1984-85 sezonunda (Enver Katip'le) 6. bitiriyoruz Türkcell Süper Ligi'ni. Bu başarılarda elbette çok kişinin payı var. Ama belki de en büyük paylardan birisi, sessiz ve uyumlu karakteri nedeniyle "kuzu" lakabıyla tanınan, Sakaryappor kaptanı ve gol kralı Aykut Yiğit'in. Aykut Yiğit, efendi ve saygılı kişiliğiyle sahada hem teknik direktörün hem de hakemlerin en büyük yardımcısı. 1984-85 yılı Sakarya futbolunda bir dönüm noktası. Zira; hem ilk defa bir Sakaryalı Türkcell Süper Ligi'nde gol kralı oluyor, hem de bu onuru yeşil-siyahlı formasıyla başarıyor. Türk futbolunun Selçuk Yula ile birlikte – belki de – en büyük iki plasecisinden birisi, 34 maçta attığı 20 golle Türk futbol tarihine adını "gol kralı" olarak altın harflerle yazdırıyordu.

    SİMOVİÇ'İ ÜST ÜSTE TERSE YATIRDI

    1984-85 sezonu. Adapazarı Atatürk Stadında tarihi günlerden biri daha yaşanıyor. 11 yıldır şampiyonluk göremeyen Galatasaray'la oynuyoruz. Fatih Terim de Galatasaray'ın kaptanı. GS kalesinde o dönemin efsane takımı Yugoslavya Milli Takım kalecisi Simoviç var. Ki o Simoviç, GS'ın Avrupa yükselişinde büyük pay sahibidir. Derken penaltı kazandık. Sakaryapor'da penaltı kazanıldıysa, tartışmaz topun başına Aykut Yiğit gider. Öyle de oldu. Sağ ayağının içiyle topa vuran Aykut, Simoviç'i bir köşeye, topu diğer köşeye gönderdi: 1-0. O da ne? Hakem penaltıyı tekrarlatıyor, sebep? Topa vurulmadan ceza alanına girenler var. Top tekrar penaltı noktasına dikiliyor: Aykut Yiğit bu, Ekrem Hocanın penaltılarda "Garanti Bankası" dediği adam; yürekler ağızlarda, nefesler tutulmuş; o ünlü Simoviç bu kez penaltıyı kurtarabilir… ama topun başında da krallar kralı Aykut var; bir kuzu sessizliğiyle yine topa geliyor; sağ ayak içiyle nefis bir kesme: O ne? Filmin tekrarını izliyoruz: Simoviç yine aynı köşede, top ayrı köşede: 1-0 Galatasaray'ı o gün kaptanımız Aykut Yiğit'in nefis penaltı gölüyle 1-0 yeniyoruz.



    Tamer İlaçan

    ÇOCUKLUK VE TAKIM ARKADAŞI TAMER İLAÇAN:
    " FUTBOLU DA İNSANLIĞI DA BİRİNCİ SINIFTI"

    "Her şeyiyle mülayim bir insandı, karıncayı incitmezdi. İnsan bir insandı. Ekrem Hocanın önünde, 13-14 yaşlarında Sakaryaspor genç takımında tanıştık. Daha sonra Adapazarı Lisesinden okul arkadaşımdı. O edebiyat bölümünde, ben fen bölümünde olduğumdan sınıf arkadaşı olamadık ama dönem arkadaşı olduk. Okul takımında da beraberdik. Sakaryaspor'un Minik, Genç, Amatör ve A takımlarında yıllarca birlikte oynadık. Arkadaşlarımız onu, sessiz ve mülayim olduğu için "kuzu" diyerek kızdırırlardı. Kamplarda odaları beraber paylaştık. Yüzlerce anımız var rahmetliyle. Yıl 1975. Muammer Adatepe Sakaryaspor Amatör Takımının başına gelmişti. Beni ilk 11'de oynatmıyordu. Ben de küsüp futbolu bıraktım. Geldi Aykut okul çıkışı, yalvar yakar beni aldı, "sen bu takımın temel oyuncularındansın, takımın sana çok ihtiyacı var" diyerek götürdü, tekrar futbola döndürdü. İnsanlığı da futbolu da birinci sınıftı. Çok zeki ve akıllı bir oyuncuydu. Yetenekleri tartışılmazdı. Ceza sahası içinde şansa bırakmazdı işini. Bırakırdı topunu ağlara". (2)


    Sakaryaspor -1984
    Soldan oturanlar: Recai, Aykut Yiğit, Oğuz, Aykut Kocaman, Kostik Mustafa,
    Ayaktakiler: Tavşan Mustafa, Nur Mustafa, Zeki, Mehmet, Engin, Ceyhun.
    (Recai Çaloğlu Arşivi)

    TAKIM ARKADAŞI RECAİ ÇALOĞLU:
    " LAKABI KUZUYDU, ÇÜNKÜ EVCİLDİ "

    "Ben 1976-87 arası Sakaryaspor'da 11 sene forma giydim. Sakaryaspor'a ilk transfer olduğumda, Aykut Yiğit, takıma daha yeni yeni giren takımın gençlerindendi. Çok iyi bir arkadaşımdı. Zekasıyla oynayan, çok yetenekli, vuruş tekniği mükemmel olan bir arkadaşımızdı. Penaltıları, plaseleri, öldürücü vuruşları mükemmeldi. Topa hiçbir zaman sert vurmazdı. Ayrıca Adapazarı 2. Tümeninden ben onunla asker arkadaşıydım. Bir yüzbaşıdan ikimiz de dayak yemiştik. Lakabı kuzuydu, kuzu gibiydi, evcildi. İyi bir dosttu, ikili ilişkileri çok iyiydi. Dürüst bir insandı. Allah gani gani rahmet eylesin." (3)

    FUTBOLCU-GAZETECİ ZAKİ AYDINTEPE:
    "GERÇEK BİR MEŞİN TOP BEYEFENDİSİYDİ "

    1965 yılında kurulan Sakaryaspor'un kuruluş kadrosu futbolcularından, Yeni Sakarya gazetesi Genel Yayın Müdürü Zeki Aydıntepe'ye "futbolcu – gazeteci gözüyle Aykut Yiğit'i" soruyoruz: " A.Y. hayatındaki dönüm noktası benim vasıtamla oldu. 1976-77 sezonunda Sakaryaspor'un genel kaptanıydım. Aykut Yiğit'in Sakaryaporun alt yapıdan A takıma geçişi benim elimle oldu. Takım küme düşme tehlikesiyle baş başaydı. Sakaryapor sayılı, kritik ve zor dönemlerden birini yaşıyordu. Sahada ne yaptığını bilen, topa iyi hükmeden, topla diyalogu son derece iyi olması sebebiyle onu tercih ettik. Ahmet Karlıklı'nın teknik direktörlük döneminde ilk kez A takım forması vermiştik ona. Beyninden ayaklarına inen futbol yumuşaklığını futbol hayatına da bir zenginlik olarak katmasını bilen bir sürece başlamış oldu böylece. Sonra da kendisine inananları mahçup etmedi.Futbolunun üstüne her sene biraz daha koyarak milli takıma kadar yükseldi. Saygıyı ve sevgiyi yüreğimden hiç eksik etmeyen, bu nedenle "kuzu" lakabını alan, gerçek bir meşin top beyefendisiydi. Aramızdan ayrılışı bizi son derece üzmüştür. 1979'da onu Eskişehirspor'a 1.7 milyon liraya satmış, o parayla da 17 kişilik yeni takım kurmuştuk. Gelişi de gidişi de takıma her zaman faydalı bir futbolcumuzdu. Her gittiği yere kramponlarını taşısa da, gönlü ve sevgisi Sakarya'da kalmış ender futbolculardan birisisi olarak Aykut'u her zaman saygıyla hatırlayacağız. Allah rahmet eylesin." (4)



    A MİLLİ TAKIM ANTRENÖRÜ OĞUZ ÇETİN:
    " O BİZİM ÖNDERİMİZDİ "

    Türkiye A Milli Futbol Takımının Sakaryalı antrenörü, Türk futbolunun İmparatoru Oğuz Çetin'e birlikte aynı forma ile futbol oynadıkları Aykut Yiğit'i soruyoruz: "Yaşı bizden çok büyük olmasa da, bizden bir nesil önceydi, biz genç takımda oynarken o A takımda oynuyordu. O bizim Aykut ağabeyimizdi, o bizim önderimizdi, onu örnek alırdık daima, kişililiğiyle, yetenekleriyle bize örnek olmuştur. O dönemim orta sahası olarak teknik özellikleri çok üst düzeydeydi. Hem takımı organize etmesi, hem de gol noktalarına gidip skoru değiştirmesi ile öne çıkıyordu. Fenerbahçe'de uzun süre kalamaması, gittiğinde Stankoviç'in oyun felsefesiyle uyuşamaması nedeniyledir. Aykut Yiğit'in ütün yeteneğe dayalı özellikleri, Stankoviç'in aradığı orta saha özellikleri değildi. O nedenle Aykut Ağbinin Fenerbahçe'de büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyorum. Allah rahmet eylesin."(5)



    BİR BAŞKA KRAL BÜLENT UYGUN:
    "GOLÜ KOKLAYAN GİZLİ BİR ADAMDI "

    "Sakarya'nın bir başka kralı", şimdinin Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun'a ulaşıyoruz, ona "kral aYkut ağbisini" soruyoruz: "Belki futbolda krallık yaşadı, belki insanların gönlünde Sakaryaspor"a hizmetinden dolayı en güzel yeri almayı hak etti. Ama bunları alırken, asıl alma sebebi o güzel kalbiydi, Sakarya'yı ve Sakaryalıyı sevmiş olmasıydı. Duruşuyla, yapısıyla insanlara örnek olan, Sakarya'nın yetiştirdiği bir çok güzel adamdan bir tanesiydi. Kendini sahada sanki bir gizli adam gibi saklayıp golü koklayan adamdı. Duruşuyla da saha içinde saha içerisinde bir gerçek lider gibiydi. Yaptıkları unutulmayacak, bundan sonra, eskiden yaptıklarıyla e güzel şekilde anılacaktır. Mekanı Cennet olsun. Eşi ve çocuklarına da sabırlar diliyorum.." (6)


    EŞİ FİLİZ YİĞİT:
    "1990'DA AYVALIKGÜCÜ'NDE OYNARKEN EVLENDİK"

    Rahmetli Aykut'un acılı ve vefakar eşi Filiz Yiğit'e(7) ulaşıyoruz telefonla. Telefonunu bulmak kolay olmuyor; Türk-Haber İş Sendikası Başkanı – değerli dostum- Cavit Tokpınar'a yardımlarından dolayı çok çok teşekkür ediyoruz. Söyleşiyoruz, dertleşiyoruz Filiz Hanımla. Zira o evinin direğini, biz Adapazarılılar da şehrimizin Türk futboluna armağan ettiği en güzide en değerli isimlerinden birisini – bir kazada – kaybetmenin üzüntüsü içerisindeyiz hâlâ. Filiz Hanım olumlu, sabırlı, çocuklarının üzerine titreyen, onlara hem anne – hem baba olmuş bir hanımefendi. Anlatıyor: "Ben de Adapazarılıyım, Dar Sokaktan. Biz Aykut'la 1990 yılında evlendik. O zaman Ayvalıkgücü'nde oynuyordu. Ayvalık'a yerleştik. Kızımız Gökçe 1991 yılında doğdu. 4 sezon sonra Aykut Balıkesirspor'a transfer oldu. 8 ay kadar da orada oynadıktan sonra futbolu bırakıp çalıştırıcılığa başladı. Oğlumuz Gökalp de 1997 yılında doğdu. Biz 1999 Depremine kadar Kirtetepe'deki Başakpınar Apartmanında oturduk. Depremden sonra ise Serdivan'da Eğitim Gönüllülerinin prefabriklerinde oturduk. Şu anda Karaman'da oturduğumuz eve tam taşınmak üzereydik ki, malum kazada eşimi ve dört arkadaşını kaybettik. Hepsine Allah rahmet eylesin, mekanlarını cennet eylesin. Kızımız Gökçe ve Oğlumuz Gökalp'le biz halen Karaman'da ikamet ediyoruz."

    "DIŞARIDA NE KADAR İYİYSE,
    EVDE 10 KAT DAHA İYİYDİ"

    Filiz Hanıma, "eş Aykut"u, "baba Aykut"u soruyorum. Anlatıyor: "Aykut, çok uyumlu, her şeyiyle dört dörtlük bir insandı. Evine ve çocuklarına çok bağlıydı. Dışarıda nasıl iyiyse, evde on kat daha iyiydi yani. Yemek pek seçmezdi ama etli dolmaya, yaprak sarmasına ve mantıya bayılırdı. O nedenle vefatından sonra uzun süre evde dolma ve mantı yapamadım. Sorunsuz, uyumlu bir eşti. Futbolu çok sever, çok seyrederdi. O Fenerbahçeli'ydi, ben ve çocuklarımız Beşiktaşlıydık" Filiz Hanıma bu kez çocukların durumunu soruyorum, anlatıyor: "Aykut kazada vefat ettiğinde Gökçe 10,5, Gökalp 4,5 yaşındaydı. Çok küçüktüler yani. Şimdi Gökçe 18 yaşında, Camili Lisesi son sınıfa geçti, ÖSS'ye hazırlanıyor. Psikolog olmak istiyor, olacak inşallah. Gökalp Enka'da 6. sınıfa geçti. Karaman'da futbol oynuyor ama babasının çok büyük futbolcu olduğunu bilenler, ondan da büyük oyun bekliyorlar, biraz da eziliyor. Yavrularıma hem annelik hem babalık yapmaya çalışıyorum."



    AYKUT YİĞİT KİMDİR?

    1959 yılında Adapazarı'nda doğdu. Sakaryaspor altyapısında yetişti. 16 yaşındayken A takıma yükseldi, 3 sezon yeşil-siyahlı formayı giydi. 1979 yılında Türkcell Süper Lig takımlarından Eskişehirspor' transfer olan Aykut Yiğit, başarılı 2 sezonun ardından, Bankaysa Ligi Şampiyonluğu (1981) üzerine tekrar Sakaryaspor'a döndü. En teknik orta saha oyuncusu olarak dikkatleri üzerine çekti. 4 sezon oynadığı ve son sezon kaptanlığını üstlendiği Sakaryaspor'da, 1984-85 sezonunda attığı 20 golle Türkcell Süper Liginde gol kralı oldu. 1985 yılında Fenerbahçe'ye transfer olan Aykut Yiğit, bir sezon Fenerbahçe formasını giydi. Ardından 4 sezon Altay'da, 4 sezon da Ayvalıkgücü'nde futbol oynayan Yiğit, futbolu Balıkesirspor'da bıraktı.(1995) 3 kez A Milli formayı giydi. Plaseleri ve penaltıları ile şöhret buldu. Aykut'u minik takımda alıp yetiştiren Ekrem Karaberber'e göre, "aşırı zeki, oyunu iyi okuyan, adeta takımı yöneten ve oyunu yönlendiren bir kişiliği vardı. Futbolculuğum ve antrenörlüğümde iki çok büyük yetenek gördüm: Biri Deve İhsan (Ertem), diğeri Aykut Yiğit'tir. Penaltıyı asla affetmezdi, Garanti Bankası." Spor yazarı Erol Girişken ise, "Türkiye'de on sekiz içerisinde, plase-şut isabet yüzdesi en yüksek futbolculardan birisiydi. Bir Lefter'i seyrettim bu özelliklerde, bir de Aykut'u.Çok soğukkanlıydı, iki direği gördü mi, pıt diye köşeye bırakırdı." Futbolu bıraktıktan sonra Sakaryaspor altyapısında antrenörlük yaptı. Sakaryaspor A Takım Teknik Menajeri iken Sivaspor deplasmanına giden takım otobüsünün 7 Eylül 2002'de Yozgat ili Pazarcık Beldesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Adı Adapazarı Karaman Mahallesindeki bir ilköğretim okuluna verildi.



    -----
    1) Ekrem Karaberber, 1927 Adapazarı doğumlu, kaleci, teknik direktör, Sakaryaspor altyapısında yıllerca görev yaptı, halen YeniCamii semtinde oturuyor, 5.9.2009 tarihinde telefon görüşmemizde anlattıklarından,
    2) Tamer İlaçan, 1959 Adapazarı doğumlu, Aykut Yiğit'in Sakaryaspor Minik Takımından itibaren takım ve oda arkadaşı, Halen Tekspor Teknik Direktörü, 4.09.2009 tarihinde yaptığımız telefon görüşmesinde anlattıklarından,
    3) Recai Çaloğlu, 1956 Krıklareli doğumlu, 1976-87 arası Sakaryaspor'da futbol oynadı,Aykut Yiğit'in takım arkadaşı, halen Sakaryaspor altyapı antrenörü, 3.9.2009 tarihinde Çark Mesirede yaptığımız görüşmeden,
    4) Yeni Sakarya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zeki Aydıntepe ile 6.9.2009 tarihinde yaptığımız telefon görüşmesinden,
    5) Türkiye A Milli futbol Takımı Antrenörü Oğuz Çetin'le, 6.9.2009 tarihinde yaptığımız telefon görüşmesinden,
    6) Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun'la , 6.9.2009 tarihinde yaptığımız telefon görüşmesinden,
    7) Aykut Yiğit'in eşi Filiz Yiğit'in, 4.9.2009 tarihli telefon görüşmemizde anlattıklarından,
    Yazı Tarihi : 08 Eylül 2009 Salı



    alıntıdır.(&&)
     


  15. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    (Medyabar'dan alıntıdır.)



    Sakarya'da yetişen generaller



    Sakarya'mız asırlardır bir çok alanda ulusal düzeyde önemli değerler yetiştirmiş bir ildir.Elbette bunlar arasında generaller de bulunmaktadır. FAHRİ TUNA YAZIYOR

    Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna

    SAKARYALI GENERALLER

    Sakarya'mız asırlardır bir çok alanda ulusal düzeyde önemli değerler yetiştirmiş bir ildir.Elbette bunlar arasında generaller de bulunmaktadır.
    Cumhuriyet dönemini şöyle bir tarayarak, Sakarya'mızın merkezi Adapazarı'nda, veya ilçesinde/köyünde, hatta başka illerimizde bile doğmuş olsa aslen Sakaryalı olan generalleri tespit etmeye çalıştık. Araştırma kapsamını, tuğgeneralden orgenerale, sadece generallerle sınırlı tuttuk.
    Bu konuda Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi Başkanlığı ile yazışmalar gerçekleştirdik. Başkanlıktan, "PER: 4001-219-041Per.D.Gen.Amiral/1" yazısı ve Tümgeneral Ö. Necati Özbahadır (Personel Daire Başkanı) imzalı belge ile ciddi manada destek aldık.
    23 general ismi tespit edebildik. Bunlardan 7'si Adapazarı, 7'si Hendek, 2'si Karasu, 2'si Sapanca, 1'i Geyve, 1'i Pamukova, 1'i Akyazı, 1'i Serdivan ve 1'i de Kaynarca doğumlu Sakaryalılar.
    7'si vefat etmiş durumda, 16'ı hayatta, bunların da 15'i emekli, bir tek Tümgeneral Ömer Bayraklı muvazzaf.
    Araştırmalarımıza rağmen, Sakaryalı olup da, bizim ulaşamadığımız generaller olabilir mi? Mümkündür. Öğrenirsek onları da daha sonra eklemeye çalışırız. Buyurun Sakaryalı 23 generalimizi yakından tanımaya.

    Sakaryalı Generaller (Rütbe/Yaş Sırasına Göre)

    Sıra : Rütbesi : Adı soyadı : Doğum Yeri/Tarihi : Emeklilik Tarihi:
    1 Orgeneral - Kvvt Kom. Refik Yılmaz Geyve / 1904 1968
    2 Orgeneral - Kvvt Kom. Rasim Betir Hendek / 1938 2000
    3 Orgeneral İsmail Koçman Karasu / 1943 2008
    4 Korgeneral Mustafa Galip Deniz Adapazarı / 1881 1946
    5 Korgeneral Hayri Yalçıner Sapanca / 1918 1974
    6 Korgeneral Alaattin Güven Sapanca / 1933 1991
    7 Korgeneral Çetin Saner Kaynarca / 1939 1999
    8 Tümgeneral M. Servet Bilgi Adapazarı / 1917 1981
    9 Tümgeneral Necati İnoğlu Hendek / 1918 1971
    10 Tümgeneral Muzaffer Erendil Adapazarı / 1921 1973
    11 Tümgeneral Ertuğrul Macit Akman Pamukova / 1922 1975
    12 Tümgeneral İrfan Sarp Serdivan / 1936 1987
    13 Tümgeneral Ömer Uruk Adapazarı / 1938 1995
    14 Tümgeneral Çetin Erman Hendek / 1941 2000
    15 Tümgeneral Ömer Bayraklı Hendek / 1943 2007-DE
    16 Tuğgeneral Abdullah Sacit Sümer Adapazarı / 1918 1970
    17 Tuğgeneral İsmail Gürsoy Hendek / 1925 1982
    18 Tuğgeneral Muzaffer Benli Hendek / 1933 1984
    19 Tuğgeneral Çağatay Titiz Adapazarı / 1939 1999
    20 Tuğgeneral Habil Küçük Karasu / 1943 1996
    21 Tuğgeneral Bican Erçakır Hendek / 1946 1999
    22 Tuğgeneral Savaş Şanlıtürk Adapazarı / 1946 2002-vefat
    23 Tuğgeneral Eyyüp Engin Hoş Akyazı / 1948 2002




    Refik YILMAZ (Orgeneral – Kuvvet Komutanı)

    1904 yılında İstanbul'da doğan Refik Yılmaz, aslen Sakaryalı olup, Geyve nüfusuna kayıtlıdır. Kara
    Harp Okulu (1925) ve Kara Harp Akademisi'nden (1935) mezun oldu. Kurmay subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda, bölük, tabur, alay komutanlıklarından sonra Tuğgeneral (1954), Tümgeneral (1956) ve Korgeneralliğe (1959) terfi etti. 1961 yılında Orgeneralliğe terfi eden Yılmaz, 3. Ordu, 1. Ordu ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinden sonra emekli oldu. (1968) 21 Şubat 1986'da vefat eden Refik Yılmaz, Karacaahmet Mezarlığına defnedilmiştir.



    Rasim BETİR (Orgeneral - Kuvvet Komutanı)

    1938 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni, Kara Harp Okulu (1958) ve Kara Harp
    Akademisi (1971) ve Silahlı Kuvvetler Akademisi'nden (1977) mezun oldu. Tuğgeneral (1983), Tümgeneral (1987) ve Korgeneralliğe (1991) terfi eden Betir, Genelkurmay Lojistik ve Hareket Daire Başkanlığı ve 5. Kolordu Komutanlığı görevinin ardından Orgeneralliğe (1996) terfi etti. 2. Ordu Komutanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı (1998-2000) görevinin ardından emekli oldu. (2000)




    İsmail KOÇMAN (Orgeneral)

    1943 yılında Sakarya Karasu'da doğdu. Kara Harp Okulu (1962) ve Kara Harp Akademisi'nden (1974) mezun
    oldu. Kurmay subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda bölük, tabur, alay komutanlıklarından sonra Tuğgeneral (1992), Tümgeneral (1996), Korgeneralliğe (2000), Orgeneralliğe (2004) terfi etti. Kara Kuvvetleri Eğitim Daire Başkanlığı, KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı, Harp Akademileri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı, Levazım Maliye Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı, 9'ncu Kolordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Denetleme Ve Değerlendirme Başkanlığı, Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanlığı, 3'ncü Ordu Komutanlığı Görevlerinde bulundu. 2007 Yılında 1'inci Ordu Komutanlığı görevine atandı. 2008 yılında emekliye ayrıldı.

    Mustafa Galip DENİZ (Korgeneral)

    Adapazarılı bir ailenin çocuğu olarak 1881 yılında İnebolu'da doğdu. Kara Harp Okulu (1901) ve Kara Harp Akademisi'nden (1904) kurmay subay olarak mezun oldu. Tümgeneral (1930) ve Korgeneralliğe (1935) terfi etti. Tugay, tümen ve kolordu komutanlıkları ve MSB Müsteşarlığı görevlerinden sonra yaş haddinden emekli oldu. (1946) 05 Ekim 1953'de vefat eden M. Galip Deniz, Ankara Cebeci Asri Mezarlığına defnedilmiştir.

    Hayri YALÇINER (Korgeneral)

    1918 yılında Sakarya Sapanca'da doğdu. Liseyi Kuleli'de tamamladıktan sonra Kara Harp Okulu (1937)
    Topçu Subayı ve Kara Harp Akademisi'nden (1950) kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu. Tuğgeneral (1963), Tümgeneral (1966) ve Korgeneralliğe (1970) terfi etti. Tümen ve kolordu komutanlıkları, GK Muhabere Elektronik Başkanlığı ve Jandarma Genel Komutan Yardımcılığı görevlerinden sonra emekli oldu. (1974) 28 Ekim 2000'de vefat eden Hayri Yalçıner, İstanbul Silivrikapı Mezarlığına defnedilmiştir.




    Alaattin GÜVEN (Korgeneral)

    1933 yılında Sakarya Sapanca'da doğdu. İlkokulu Hacımercan'da, ortaokulu Adapazarı'nda, liseyi Kuleli
    Askeri Lisesi'nde tamamladıktan sonra Hava Harp Okulu (1955) ve Hava Harp Akademisi'nden (1970) mezun oldu. Tuğgeneral (1979), Tümgeneral (1983) ve Korgeneralliğe (1987) terfi etti. MGK Genel Sekreter Yardımcılığı, NATO 6. Müttefik Taktik Hava Komutanlığı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı görevlerinden sonra emekli oldu. (1991)

    Çetin SANER (Korgeneral)

    1939 yılında Sakarya Kaynarca'da doğdu. Kaynarcalı Edip Paşanın torunlarındandır. Kuleli Askeri Lisesi'ni
    bitirdi. Kara Harp Okulu'ndan (1961) Tank subayı olarak mezun oldu. Kara Harp Akademisi'ni (1973) bitirdi. Tuğgeneral (1987), Tümgeneral (1991) ve Korgeneralliğe (1995) terfi etti. Lüleburgaz 65. Piyade Tümen Komutanlığı ve NATO Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevlerinin ardından Korgeneralliğe (1995) terfi etti. GK İstihbarat Başkanlığı ve 5. Kolordu Komutanlığı görevinin ardından emekli oldu. (1999)



    M. Servet BİLGİ (Tümgeneral)

    1917 yılında Adapazarı'nda doğdu. Kara Harp Okulundan (1943) mezun oldu. Muharebe subayı olarak çeşitli
    birlik ve kurumlarda takım, bölük, tabur komutanlıklarından sonra Tuğgeneral (1973) ve Tümgeneralliğe (1977) terfi etti. Genelkurmay Özel Elektronik Grup (GES) komutanlığı görevinden sonra emekli oldu. (1981) 04 Ocak 2000'de vefat eden M. Servet Bilgi, Ankara Karşıyaka Mezarlığına defnedildi.


    Necati İNOĞLU (Tümgeneral)

    1918 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. Kara Harp Okulu (1940) ve Kara Harp Akademisi'nden (1949)
    mezun oldu. Kurmay subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda, bölük, tabur, alay komutanlıklarından sonra Tuğgeneral (1965) ve Tümgeneralliğe (1969) terfi etti. Kara Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanlığı ve Genelkurmay Terfi Heyeti Üyeliği görevlerinden sonra emekli oldu. (1971) 13 Şubat 1981'da vefat eden Necati İnoğlu, Hendek Mezarlığına defnedilmiştir.



    Muzaffer ERENDİL (Tümgeneral)

    1921 yılında Adapazarı'nda doğdu. Kara Harp Okulu (1941) ve Kara Harp Akademisi'nden (1958)
    mezun oldu. Kurmay subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda, bölük, tabur, alay komutanlıklarından sonra Tuğgeneral (1966) ve Tümgeneralliğe (1969) terfi etti. Genelkurmay Lojistik Plan Daire Başkanlığı, 9. Piyade Tümen Komutanlığı ve KKK Topçu Daire Başkanlığı görevlerinden sonra emekli oldu. (1973) Emeklilik sonrası Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı'nda görev aldı. 9'u askeri ve resmi incelemelerle ilgili olmak 11 kitabı yayımlanan Erendil'in "Türlü yönleriyle Sakarya İli" (1982) ve "Dünden Bugüne Sakarya İli" (1990) adlı kitapları da bulunuyor. 2004 Aralık ayında Ankara'da vefat etti.



    Ertuğrul Macit AKMAN (Tümgeneral)

    1922 yılında Sakarya Geyve Akhisar Nahiyesinde (bugün Pamukova ilçesi) doğdu. Kara Harp Okulu'nu
    (1942) ve Kara Harp Akademisi'ni (1954) bitirdi. Tuğgeneral (1967) ve Tümgeneralliğe (1971) terrfi ett. Muhabere Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı ve Milli Askeri Temsil Heyeti Başkanlığı (Mons-Belçika) görevlerinden sonra emekli oldu. (1975) TRT Genel Müdürlüğü'ne atanan Akman, üç yılı aşkın süre TRT Genel Müdürü olarak bir çok hizmete imza attı.(23 Ocak 1981- 27 Mart 1984). Türkiye'de renkli yayın çalışmalarını başlatan ilk TRT yöneticisidir.

    İrfan SARP (Tümgeneral)

    1936 yılında Sakarya Serdivan'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. (1954) Hava Harp Okulu'nu (1956),
    Hava Harp Akademisi'ni (1970) ve Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni (1971) bitirdi. Tuğgeneral (1979) ve Tümgeneralliğe (1983) terfi eden Sarp, Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvveti Komutan Yardımcılığının ardından emekli oldu. (1987)

    Ömer URUK (Tümgeneral)

    1938 yılında Adapazarı'nda doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. (1956) Kara Harp Okulu'nu
    (1960) ve Kara Harp Akademisi'ni (1973) bitirdi. Tuğgeneral (1987) ve Tümgeneralliğe (1991) terfi eden Uruk, MİT Müsteşar Yardımcılığı, Muharebe Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı, Muharebe ve Bilgi Sistemleri Başkanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (1995)


    Çetin ERMAN (Tümgeneral)

    1941 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. İlk ve orta okulu Eskişehir'de tamamladıktan sonra Kuleli Askeri
    Lisesi'ni (1957), Kara Harp Okulu'nu (1962) ve Kara Harp Akademisi'ni (1974) bitirdi. Tuğgeneralliğe (1990) terfi etti. KKK Plan Harekat ve Teşkilat Daire Başkanlığı, Şanlıurfa 20. Zırhlı Tugay Komutanlığı görevlerinin ardından Tümgeneralliğe terfi etti. (1994) Başbakanlık nezdinde Askeri Danışman ve Başdanışman, 3. Mekanize Piyade Taktik Tümen Komutanlığı ve GK Psikolojik Hareket Daire Başkanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (2000) MSB Akaryakıt İkmal ve NATO Pol. İşletme Başkanı olarak 2002 yılına kadar görev yaptı.

    Ömer BAYRAKLI (Tümgeneral)

    1943 yılında Hendek'te doğdu. Kara Harp Okulu'ndan (1975) Kara Harp Akademisi'ni (1986) ve bitirdi.
    Kurmay Subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda bölük, tabur, alay komutanlığı görevlerinde bulundu. Tuğgeneralliğe (2002) terfi eden Küçük, 2. Ordu Komutanlığı Hareket Kurmay Yarbaşkanlığı görevinin ardından Bakü Silahlı Kuvvetler Ataşeliğine atandı. 2007'de Tümgeneralliğe terfi etti.



    Abdullah Sacit SÜMER (Tuğgeneral)

    1918 yılında Adapazarı'nda doğdu. İstihkam Subayı olarak Kara Harp Okulu'ndan (1939) mezun oldu.
    Mühendislik eğitimini ve mastırını ABD'de M.İ.T.'te (Teknik Üniversite) tamamladı. Yüksek Mühendis subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda, uçak/motor mühendisliği ve yurt dışında Airsouth Karargahı İnşaat Daire Başkanlığı görevlerinden sonra Tuğgeneralliğe (1967) terfi etti. Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihkam, Emlak ve İnşaat Daire Başkanlığı görevinden sonra emekli oldu. (1970) 1992 yılına kadar Makine Mühendisliği bölümünde öğretim elemanı olarak çeşitli dersler verdi, TSE'de görev yaptı.


    İsmail GÜRSOY (Tuğgeneral)

    1925 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. Karaosman İlkokulu (1939), Konya Askeri Ortaokulu (1942), Maltepe
    Askeri Lisesi'ni (1945) ve Kara Harp Okulu'nu (1947) bitirdi. Levazım Subayı olarak çeşitli birlik ve kurumlarda, subaylık, müdürlük, öğretim görevliliği (12 yıl) görevlerinden sonra Tuğgeneralliğe (1978) terfi etti. MSB İç Tedarik Daire Başkanlığı'ndan sonra emekli oldu. (1982) Et-Balık Kurumu ( 2 yıl) ve OYAK (6 yıl) ve OYTAŞ'ta yönetim kurulu üyelikleri yaptı.

    Muzaffer BENLİ (Tuğgeneral)

    1933 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. Kara Harp Okulu'nu (1955) ve Kara Harp Akademisi'ni (1970) bitirdi. Kurmay Subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda bölük, tabur, alay komutanlığı, yurt dışında NMR KR. PL. Subaylığı (Belçika) görevlerinin ardından Tuğgeneralliğe (1980) terfi etti. 6. Zırhlı Tugay Komutanlığı, Ege Ordu İdari Kurmay Başkanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (1984)

    Çağatay TİTİZ (Tuğgeneral)

    1939 yılında Adapazarı'nda doğdu. Cumhuriyet İlkokulu, Paşakapısı ve Adapazarı Ortaokulu,
    Erzincan Askeri Lisesi'ni bitirdi. (1958) Kara Harp Okulu'ndan (1960) mezun oldu. Yüzbaşı (1970), Binbaşı (1975), Yarbay (1981), Albay (1984) ve Tuğgeneralliğe (1992) terfi etti. KKK Levazım Daire Başkanlığı, KK Lojistik Komutanlığı Levazım Malzeme Komutanlığı ve MSB İç Tedarik Daire Başkanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (1999)



    Habil KÜÇÜK (Tuğgeneral)

    1943 yılında Sakarya Karasu'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. Kara Harp Okulu'ndan (1965) Topçu
    subayı olarak mezun oldu. Kara Harp Akademisi'ni (1981) ve Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni (1982) bitirdi. Kurmay Subay olarak çeşitli birlik ve kurumlarda bölük, tabur, alay komutanlığı görevlerinde bulundu. Tuğgeneralliğe (1991) terfi eden Küçük, 1. Ordu İdari Kurmay Yarbaşkanlığı ve 2. Ordu K. Hareket Kurmay Yarbaşkanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (1996)



    Bican ERÇAKIR (Tuğgeneral)

    1946 yılında Sakarya Hendek'te doğdu. Hava Harp Okulu'nu (1966) ve Hava Harp Akademisi'ni (1980)
    bitirdikten sonra Komuta Kurmay Koleji'nden (ABD) mezun oldu. Kurmay Pilot Subay olarak çeşitli birliklerde kol uçucusu, hareket subaylığı, filo ve hareket komutanlığı ve yurt dışında (Atina) hava ataşeliği yaptı. Tuğgeneralliğe (1994) terfi etti. HKK Uçuş ve Yer Emniyet Daire Başkanlığı görevini yürüttükten sonra emekli oldu. (1999) THK Başkan Yardımcılığı ( 4 yıl) görevini yürüttü.

    Savaş ŞANLITÜRK (Tuğgeneral)

    1946 yılında Adapazarı'nda doğdu. Hava Harp Okulu'nu (1968) ve Hava Harp Akademisi'ni (1979) bitirdikten
    sonra Kurmay Pilot Subay olarak çeşitli birliklerde kol uçucusu, hareket subaylığı, filo ve hareket komutanlığı ve yurt dışında (Bağdat) hava ataşeliği yaptı. Tuğgeneralliğe (1996) terfi etti. Barışgücü Kuvvet Türk Komutanlığı, İncirlik Tesis Komutanlığı, 10. Tanker Üs Komutanlığı, HKK Muharebe İstihbarat Merkez Başkanlığı görevlerinden sonra HKK İstihbarat Komutanlığı görevi sırasında 18 Ekim 2002 tarihinde vefat etti.

    Eyyüp Engin HOŞ (Tuğgeneral)

    1948 yılında Sakarya Akyazı'da doğdu. Kara Harp Okulu'nu (1967) bitirdi. Jandarma Subayı olarak çeşitli
    birliklerde takım, bölük, tabur komutanlıkları ve karargah subaylığının ardından Tuğgeneralliğe (1999) terfi etti. Kayseri Jandarma Bölge Komutanlığı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı ve Konya Jandarma Bölge Komutanlığı görevlerinin ardından emekli oldu. (2002)


    Haber Tarihi : 16 Eylül 2009 Çarşamba
     


  16. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Alıntıdır.


    Son Osmanlı şehri Sakarya



    Adapazarı'nda hayat; Boşnak, Çerkez, Gürcü, Abaza, Arnavut, Tatar ve Arap sakinleriyle 'sakince' akıp gidiyor...

    Pazar
    ZAMAN PAZAR
    ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ
    20 Eylül 2009

    Adapazarı'nda hayat; Boşnak, Çerkez, Gürcü, Abaza, Arnavut, Tatar ve Arap sakinleriyle 'sakince' akıp gidiyor.
    Her biri, farklı bir ülkeden savrulmuş bu mümbit ovaya. Bir asırdan fazladır ki, aynı mısır ekmeğini paylaşıp aynı fındık bahçesinde çalışıyorlar. Göç yollarında Karadeniz'e dökülen binlerce insanı unutmuş değiller; ama ilk göçen dedelerinin mezarı 'ana yurt' belledikleri bu şehirde artık. Farklı dillerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı Adapazarı'nda dostluğun izini sürdük. Arap ninelerin, Tatar dedelerin elini öptük.

    Fahri Tuna'nın sapanca gölü kıyısındaki mangallı iftarı...
    Farklı kimliklerin ahenkle yaşadığı şehir Sakarya
    �Teyze sen ne milletsin?
    �Nasıl yani ne millet? Türk'üm ben.
    �Onu biliyoruz canım, biz de Türk'üz de ondan başka ne milletsin? Çerkez misin, Gürcü müsün?
    Emekliliğin tadını çıkarmak üzere Adapa-zarı'nın Sapanca ilçesine yerleşmiş bir hanım, gezip dolaştığı hiçbir şehirde işitmediği bir soruyla burada karşılaştı: 'Ne milletsin?' Gürcü ya da Çerkez veya Tatar olduğunu beyan etseydi, kaçınılmaz ikinci soru yetişecekti: 'Dil biliyor musun?' Adapazarı'nda doğup büyüyenler için sıradan kabul edilen sorular, 'dışarıdan' geleni hayrete düşürecek bir renkliliğe işaret ediyor; şehirde bugün, Balkanlar'dan, Karadeniz'den ve Kafkasya'dan göçmüş 17 farklı topluluk yaşıyor.
    Sakarya bir "Küçük Osmanlı"
    Adapazarı derinden derine hüzünlü bir şehir, bir yanıyla da dinamik ve coşkulu. Yıkılıyor ve her defasında azimle yeniden kuruluyor. Yüz, yüz elli yıl önce yerinden yurdundan sökülmüş yetmiş iki buçuk millet, 'memleket' belledikleri bu gevşek toprağa her sarsıntının ardından biraz daha sıkı tutunuyor. Göç yollarında ölen, denize dökülenler henüz unutulmuş değil. Osmanlı'nın âlicenaplığı ve yerli halkın hoşgörüsü de... 'Niye geldin?' diye sormak yoktur gelenekte ama şehirdeki kıpırtının, iç içe geçmiş fakat yine de özgün kalabilmiş onca kültürün, caddede omuz omuza yürüyen çekik gözlerin ve siyahî yüzlerin esrarını çözebilmek için sormak zorundayız; "Niye geldiniz a kuzum buraya, niye bu şehri seçtiniz?"
    Anlatılanlara bakılırsa kimse keyfinden gelmemiş. Her göçün arkasında bir mecburiyet var. Ezelden beri bu topraklarda imiş gibi görünen 'yerli' Manavları bir kenara bırakırsak, şehrin ilk göçmenleri Fatih zamanında Kerkük ve Süleymaniye'den Üsküdar'a getirilen, sonra 1708'de Sakarya'ya yerleşen Kürtler...

    Yöresel ürünlerin satıldığı marketler sahibi Tuna Tan.
    İkinci sırada Kırım ve Kafkas göçmenleri var. Osmanlı ile Rusya arasındaki savaşlar sonunda sürgüne zorlanan Müslümanların yöreye ilk göçü 1864'te başlıyor ve 93 Harbi'nden sonra aynı bölgeden ikinci bir göç dalgası daha Sakarya topraklarına vuruyor. Balkanlar'a gelince, Osmanlı Devleti'nin 1912-13 Balkan Savaşları'nda topraklarını yitirmesiyle huzuru bozulan Türk ve Müslüman toplulukların bir bölümü soluğu yine Sakarya ve civarında alıyor. Tablo hakikaten çok hareketli; Birinci Dünya Savaşı sonunda Rus baskısından bunalan Doğu Karadenizlileri, Lozan Antlaşması'ndan sonra gelen mübadil göçmenler izliyor. 1930'lara gelindiğinde Romanya ve Bulgaristan'daki rejim değişikliğinden kaçanları görüyoruz. Bulgaristan göçleri peyderpey devam ediyor. 1989'da asimilasyon politikası yüzünden malını mülkünü o topraklarda bırakıp gelen soydaşların çilesini hepimiz hatırlıyoruz nitekim.
    Göçlerin nedeni belli oldu; fakat Adapazarı'nın niye seçildiği henüz anlaşılmadı. Uzman görüşüne başvurmadan önce 89'da Beşköprü Mahallesi'ne yerleşmiş bir Bulgaristan muhacirine danışalım. "Ramazan amca, niye ille de Adapazarı dediniz?"
    "Önce Konya'ya yolladılar bizi. 'Sizin dedelerinizin dedeleri Konya Karaman'dan Bulgaristan'a göçmüş, siz de gidip oraya yerleşin' dediler. Bin kişi trene doluşup gittik; ama orada kalamadık. Yaz günü çok sıcaktı, kuruydu. Biz yeşilliğe alışmışız, pek müsaade vermek istemediler; ama bir hafta sonra çıkıp bu tarafa geldik. Bazı yer tarlaydı, bazı yer ormandı. Arsaların parasını devlete yavaş yavaş ödedik, evlerimizi yaptık."
    Çiçekli bir sokağa karşılıklı dizilmiş muhacir yani 'göçmen evleri', Türkiye'nin dört yanından gelenlerin oturduğu sitelere komşu bugün. 'Muhacir' vurgusunun bir önemi yok, tanınmayı kolaylaştıran aile ya da meslek adı gibi sıradan bir kelime. Muhacir dediğin buradan oraya, oradan buraya göçen değil mi zaten? Kolayınıza gidiyor diye 'Bulgar göçmeni' derseniz gücenirler bu yüzden, kırgın bir sesle uyarırlar; "Öyle deyince Bulgar gelmiş gibi oluyor. Bulgaristan göçmeni deyin. Biz Türk'üz, anadilimiz de Türkçedir."
    Adapazarı yeşile, mümbit topraklara aşina toplulukları kendine çekerken Osmanlı'nın da bir planı vardı elbet. Şehirle ilgili on ciltlik bir ansiklopedi hazırlayan sosyolog Ali Aktaş, müthiş bir toplum mühendisi olarak tanımladığı Osmanlı'nın niyetini şöyle özetliyor: "İmparatorluk, bağımsızlığı çok seven ve ayrı bir devlet kurma geleneğine sahip Türkmenlerden korunabilmek için, Çerkezleri ve Abazaları bir yay şeklinde yerleştirmiş. Bir kenarı Balkanlar'da kalan dairenin diğer kenarı Sakarya ve civarına çizilmiş. Aynı göçler Anadolu'yu da dörde bölmüş." Meşhur bir Abaza köyü olan Memduhiye'de ziyaret ettiğimiz Talat Derinbay'ın, "Osmanlı bizi mısır taneleri gibi serpiştirmiş." sözü de işte burada anlam kazanıyor. O ve köy ahalisi Adapazarı'na düşen bir 'tane' olmaktan ziyadesiyle hoşnutlar bugün. Vaktiyle ormanlık olan bu yörede atlarıyla gezip dolaşan atalarına, "Kafkasya'daki yurdunuza benzer bir yer bulursanız yerleşin" demiş Osmanlı, onlar da ağaçlı dereli bu köyü seçmişler. Köy deyince, zihninizde ne canlandı bilmeyiz; ama tek kelimeyle söyleyelim, görüp bildiğiniz bütün köyleri unutun. Burası bir tatil köyünden farksız, görünürde ne traktör ne de hayvan var. Villa tipi evler bütün Çerkez ve Abaza beldelerinde olduğu gibi çim ve çiçeklerle bezeli yemyeşil, gölgeli bahçelerin olabildiğince gerisine kurulmuş. Ahır görebilene, sağa sola atılmış küçücük bir çöp tespit edebilene aşk olsun. Abazaların bütün mesailerini daha güzel bir görünüm için harcadıkları ortada zira fındıklarını toplamaya, yoncalarını biçmeye hep civar köyler yetişiyor. Çalışmayı pek sevmediklerini itiraf ediyorlar zaten. Talat amca yörede herkesin bildiği bir fıkrayı anlatıyor, hep beraber gülüyoruz: "Abaza'nın biri, oturduğu yerde mısır çapalıyormuş. Yanından geçen komşusu, 'Ne yapıyorsun öyle, oturarak olur mu hiç?' demiş de Abaza cevabı yetiştirmiş: 'Yatarak denedim olmadı, oturarak yapayım dedim.'"
    Dursun ile Temel fıkralarının tahtını sarsacak nice fıkra var buralarda; iğneleyici olsalar da ciddiye alındıkları söylenemez, gülüp geçilir. Son otuz yılda öyle iç içe geçmiş, karışmışlar ki, kimse kimseye gücenemez artık. Biri Gürcü gelin almış, diğeri Tatar'a kız vermiş. Kendi milletlerinden başkasına toprak satmayan, kız vermeyen Abazalar bile kabak çiçeği gibi açılmış. "Artık herkesle akrabalaştık." diyen Talat amca mesela, Romanya'dan göçmüş Tatar'la evlenmiş. Alaşara Restoran'ın sahibi Selçuk Alaşara da düzenin bozulmaması şartıyla yeni akrabalara kapı aralıyor: "Bugün Kürt damadımız da var, Laz gelinimiz de... Her milletten insan var burada, onları tanıyabilir, ulaşabilirsin. İçlerinden istediğinle dostluk kurar, istemediğinle görüşmezsin. Herkes kendisine, hanesine yakışır kişilerle kaynaşmak ister. Millete göre yapılmaz bu ayrım."

    Talat Derinbay ve eşi Memduhiye'de huzurlu bir hayat sürüyor.
    Depremden sonra kaynaşma arttı
    Şehrin üzerine ince bir tülbent gibi inen deprem hüznü bir noktada dağılıyor, dışarıdan bakmakla bilemeyeceğimiz bir güzelliğe açılıyor. Depremden sonra farklı topluluklar kaynaşmış meğer, köyler karışmaya, evlilikler çoğalmaya başlamış. Sosyolog Ali Aktaş'ın tespiti çok mühim: "99 depreminden sonra gördüler ki beton binalar hepsi için mezar, acı ortak ve gömüldükleri yer farklı değil. Önce geçici konutlarda 'mecburen' bir araya geldiler. Sonra kalıcı konutlara taşındılar. Bu tarihten sonra karşılıklı kız alıp vermelerin de yüzde 375 oranında arttığı söyleniyor." Köylerin şehir merkezine göre daha kapalı olduğu, gelenekleri devam ettirmek hususunda ısrarcı olduğu muhakkak; ama Aktaş, bu katılığın da yine depremle yumuşadığı görüşünde. Karadenizli bir aile, köylerinde kendileri dışında kimseye yer açmayan Abazaların yaşadığı Gebeş köyüne ev yapabilmiş ki, bu hakikaten mühim bir hadise. Bir de depremden belki seksen yıl önce kaynaşmayı başarmış köyler var; en güzel örneklerinden biri Söğütlü ilçesine bağlı Fındıklı köyü. Tatarların, Muhacirlerin, Manavların, Sudanlıların ve Karadenizlilerin bir arada yaşadığı köyde önce 86 yaşındaki Sudanlı Mümine ninenin elini öpüyoruz. Nüfus kâğıdında doğum yeri Sarışaban yazıyor. Sarışaban Selanik'te tamam da Sudanlı ninenin Selanik'te işi ne? Ali Aktaş imdada yetişiyor yine: "Osmanlı İmparatorluğu'nun Afrika'daki toprakları kaybetmesinden sonra tebaası oldukları paşa ile Anadolu'ya gelen Sudanlıların bir kısmı ihtimal ki Selanik'e geçtiler. Mübadele sırasında da Müslüman oldukları için Türkiye'ye yollandılar." Mümine nine, trenle değil gemiyle geldiklerini söylüyor. Göç sırasında o daha bebekmiş; ama büyüklerin anlattıklarına bakılırsa gemiler öyle büyükmüş ki; yedi köy birden koyunu mandasıyla yolculuk edebilmiş. Boşnak kocasını öte tarafa uğurlayan Sudanlı nine, köylüden hayli memnun. Eşinin hastanede yattığı günlerde ineklerini sağmış, yemeğini yapmışlar. Daha ne olsun!

    1989'da Beşköprü Mahallesi'ne yerleşen Bulgaristan muhaciri Ramazan Genç ve eşi.
    Kimi balık yer, kimi yemez
    Deniz ve balık, kültürlerin kaynaşmasını ya da hatıraların tazeliğini anlatan iki metafor... Göçerken Karadeniz'e binlerce insanı bırakan Abazalar, uzun süre Karadeniz balığı yememiş. Toprağa bağlılıklarıyla bilinen yerli Türkler yani Manavlar denize sırtlarını döndükleri gibi balığı da nimetten saymaz imiş. Ne zaman ki Karadeniz göçleri başlamış, hamsinin yenilebilir olduğuna kanaat getirilmiş. Sakaryalı iki hikâyeci; Sait Faik ve Necati Mert ikisi de Manav olduklarından belki, Sakarya Nehri'nin balıklarını taşımışlar hikâyelerine. Hamsiyi ancak Boşnak bir hanımla evlendikten sonra yiyebilen Mert, 'kitabı bir, kıblesi bir' komşularıyla kavgasız gürültüsüz aynı tatlı su balığını yiyerek yaşadıkları günleri anlatıyor. Sait Faik'in hikâyesinde ise 'çil sarı Boşnak kızlarının takunya şıkırdattığı' mahalleyi kaplayan nehir balığı kokusu var.
    Kim, ne kadar?
    Bugün, Sakarya'da Manav, Çerkez, Abaza, Gürcü, Laz, Tatar, Boşnak, Arnavut, Pomak, Muhacir, Kürt, Karadenizli Türkmen, Çingene ve çok az sayıda Ermeni, Rum ve Arap yaşıyor. Sosyolog Ali Aktaş'ın araştırmasına göre; şehir nüfusunun yüzde kırkını Manavlar, yüzde yirmi ikisini Karadeniz Türkmenleri, yüzde yedisini ise Balkan ve Rumeli göçmenleri oluşturuyor. Türkçe dışında anadili olan toplulukların oranı yüzde otuz görünüyor; ama bugün yalnızca yüzde yedisi bu dili konuşabiliyor. u.akagunduz@zaman.com.tr
    ***

    Başta Hakan Şükür olmak üzere, birçok ünlü futbolcu yetiştiren Ekrem Karaberber, şehrin sembol kişiliklerinden biri.

    GERÇEK ÇERKEZ TAVUĞU YEMEK İSTERSENİZ

    Adapazarı'na şık restoranlar ve yöresel ürünlerin satıldığı marketler kazandıran Tuna Tan, altını çizmekten pek hoşlanmasa da Kafkas göçmeni. "Dedem, babam buralı, biz burada doğmuş burada büyümüşüz." diyor. Kafkas kültürünü hoş ve nostaljik bir tebessümle hatırlamayı ve enerjisini bu topraklar için harcamayı daha makul buluyor. Konaklama dışında her türlü ihtiyaca cevap veren beş yıldızlı restoranın menüsü en az Adapazarı kadar renkli görünüyor. Kafkas kavurması, Çerkez tavuğu, Karadeniz pidesi, Manav kültürüne has köy eriştesi, incirpare tatlısı... Tuna Tan'ın Adapazarı'nın meşhur bal kabağından icat ettiği 'ada çorbası' geleneksel ıslama köfte kadar kabul görmüş. Kabak, sadece çorba olarak kalmamış, çikolata ve ceviz takviyesiyle tatlı bir 'kabakzade' olup çıkmış. Şehrin kültürel zenginliğini ve dinamik havasını ilham verici bulan Tan, "Burada tatlı bir rekabet ortamı var." diyor. "Herkes kendi kültürünü yaşar ama karşısındakine saygı duyar. Sakarya, bu yönüyle Türkiye'ye örnek olabilecek bir il."

    FUTBOLCUNUN AHLAKLISINI SEVEN ADAM: EKREM KARABERBER

    Adapazarı'nda hangi yöne gitseniz çok kültürlü yapıyla zenginleşmiş renkli bir karakter bulursunuz. Milli Takım'a onlarca futbolcu yetiştiren Ekrem Karaberber, onlardan biri. Şimdi Yeni Cami ile evi arasında sakin bir hayat sürse de vaktiyle epey fırtınalar estirdiği ortada. Edepli oyuncu isteyen ve 'hafif yan basanı' bile anında evine yollayan Ekrem Hoca'nın talebelerini bir araya toplayınca 'küçük bir Adapazarı' çıkıyor karşımıza. En başta kendisi, 'uçan kale' lakaplı Karaberber, Bosna'nın Berberoviç sülalesinden. Yetiştirdiği futbolculara bakalım şimdi: Muammer Adatepe, nam-ı diğer Sarı Muammer Boşnak, Aykut Yiğit Gürcü, Oğuz Çetin ve Bülent Uygun Karadenizli, Hakan Şükür Arnavut. "Ben o çocukları unutamıyorum." diyor Ekrem Hoca, "Hepsinin ayrı bir anısı var bende. Müslüman ülkenin Müslüman evlatlarıyız hepimiz. Senin bana sözün geçecek, benim sana. Sen bana iyilik yapacaksın, ben sana." İyilik deyince, onu çok mutlu eden hac yolculuğunu hatırlıyor. Oğlu Esat, Hakan Şükür ve Bülent Uygun bir araya gelip hacca göndermişler Ekrem Hoca'yı. O da dönüşte 'hac hatırası' olarak sakal bırakmış. Bosna'ya gitmiş mi peki? "Bir tek ahım içimde o kaldı." diyor. "Bosna'ya gitmek..." Olur da giderse şayet 'bir mahalleyi dolduran' Berberoviç sülalesini ziyaret edecek. O evlerden birinde gençlik fotoğrafı asılı, Vefa Maçı öncesi elinde misafir takıma verilecek bir demet çiçekle çekilmiş 1952 tarihli bir fotoğraf... Ekrem Karaberber, 'dini bütün' diye Gürcü bir eş seçmiş kendisine. "Sen Gürcü, ben Boşnak bu nasıl olacak?" diye kafiyeli bir latife yapsa da şimdi, yıllar bu birlikteliğin 'bal gibi' de olduğunu göstermiş. "Allah üç evlat verdi bize. Eşim hepsine Kur'an öğretti. Benim gibi şımarmış bir genci adam etti. O ne yemekler yapar bilseniz. Gençlikte Boşnak komşularından öğrenmiş, bir Boşnak pidesi yapsın şaşarsın."

    BALKAN GÖÇLERİ ŞEHRE PASTA VE ŞEKER GETİRDİ

    Tarihî Beşköprü'nün üzerinde oturuyoruz. Aşağıdan ırmak değil de mısır tarlası geçiyor. Yanımızda Fahri Tuna var. Dört günlük Adapazarı ziyaretimize hem aklıselim görüşleri hem de Sapanca Gölü kıyısında verdiği iftarla ferah bir boyut kazandıran Tuna, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı'ndan emekli. Şu sıralar, üzerinde yirmi yıldır çalıştığı Sakarya Ansiklopedisi için mesai yapıyor. Gelelim köprüde konuştuğumuz mevzua: "Göçler Adapazarı'nın kentleşmesine nasıl bir katkı sağladı?" Fahri Bey, mutfak kültürü üzerinde duruyor daha ziyade, "Adapazarı şehir kültürü üzerinde göçlerin, bilhassa Balkanlar'dan gelen göçlerin etkisi çok büyük. Lokantacı ve pastanecilerin hemen hepsi Makedonya yahut Kosova kökenlidir. Meşhur Ali Koka bozasını da onlar getirdi. 1912 tarihli 'Mazlum Şekerleme'nin kurucuları Balkan Harbi'nde gelenlerdir. Uzun Çarşı'daki 'Gülseren Helva' Selanik göçmenidir. Geleneksel ıslama köftesi de 1881'deki Bosna göçlerinden sonra ortaya çıkmıştır. 'Köfteci Mustafa' Boşnak muhaciridir, 'Köfteci İsmail' Makedonya göçmenidir. Bir Manav çocuğu olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; göçler olmasaydı Adapazarı bugün 15-20 bin nüfuslu küçük bir Anadolu kasabasıydı belki..."

    ŞEHRİN ÇİMENTOSU MANAVLARDIR

    Manavlar yani yerleşik Türkler, Adapazarı göçlerini olgunlukla ve güler yüzle karşılayan ev sahipleri. Sessiz, sakin ve sabırlıdırlar. Hikâyeci Necati Mert, Manavlardaki bu dinginliği yerleşik olmanın minnetsizliğine bağlıyor. Sonradan gelenlerin tutunma, şehre eklemlenme mücadelesini onlar yaşamadılar elbet, "Ne didişeyim" dediler, "Ben zaten buralıyım." Bir tarafı Kırımlı bir tarafı Deliormanlı ve bir tarafı da Çorumlu olan Necati Mert, 'çok adresli' olmakla övünmesini de yine babaannesinin Manav olmasına bağlıyor. Manavlardaki rahatlık biraz 'psikolojik' bir rahatlık aslında, nüfusun yüzde kırkını oluşturuyorlar; ama görünür değiller. Gelenlere 'hoş geldin' demiş ve meydandan çekilmiş gibiler. Sosyolog Ali Aktaş, hoş bir tespit yapıyor onlarla ilgili: "Kırk hane Manav'ın olduğu yerde dört hane Karadenizli olsun, muhtar mutlaka Karadenizli olur."

    ZAMAN
    ÜLKÜ ÖZEL AKAGÜNDÜZ 20 Eylül 2009, Pazar
     


  17. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Alıntıdır...


    Seyyahların gözüyle Sakarya!



    Yerli ve yabancı bir çok seyyar geçmiş Sakarya'mızdan. Bunlardan ikisi Fransız seyyah A.D. Moustier ile İngiliz seyyah Fredric Burnaby'dir. FAHRİ TUNA YAZIYOR..

    Aynalıkavak Yazıları / Fahri Tuna

    MOUSTİER'İN (1862) ve
    BURNABY'İN (1876) SAKARYA'SI

    Tarih boyunca yerli veya yabancı bir çok seyyah gelip geçmiş Sakarya'mızdan. Sakarya'mızdan yani Ada'dan, Sapanca'dan, Geyve'den, Taraklı'dan, Akyazı'dan, Hantak ‘tan (Hendek)… Karasu'dan, Şeyhler'den (Kaynarca), Kocaali'den… Sakarya ile ilgili olarak en geniş not tutan seyyahlardan ikisi de, Kırım Savaşı sonrası 1862'de yöremizden geçen Fransız seyyah A.D. Moustier ile 1876'da yöremizden geçen İngiliz seyyah Fredric Burnaby'dir. Sizlerle Moustier ile Burnaby'in gözlem ve anılarını paylaşmak istiyorum (1):

    "ADAPAZARI ON BİN NÜFUSLU BİR ŞEHİR"

    "Akşamın saat altısına doğru Sapanca'ya vardık. Ağaçlık, şirin bir nahiye, büyük çınar ağaçları dikkati çekiyor. Şehri bir uçtan bir uca geçtikten sonra kervansaraya vardık. Bize iki oda ayırdılar, halı döşeli, kenarlarında divanlar bulunan iki oda. Gidişimizde nahiye müdürü yokmuş; yerine, vekili bizi ziyaret etti. Yanımıza zaptiye katacağını ve iyi atlar temin edeceğini söyledi.
    "Ertesi sabah erkenden yola çıktık. Adapazarı'na gidiyoruz. Yolda, Plinius'un bir teklifi aklıma geldi. Bu büyük seyyah, imparator Trajan'a, Sakarya nehri ile İzmit körfezi arasında bir kanal açılmasını teklif etmiş. Kanal, ikisinin tam arasında bulunan Sapanca gölünden geçerek, Sakarya ile denizi bağlayacak. Yüzlerce yıldan beri uyuyan bu proje herhalde günün birinde gerçekleşecektir. Çünkü arazi alçak, yol hemen hemen su altında. Bazen bayağı su içinde ilerliyoruz".
    "Yolda, Justinianüs tarafından yaptırılan köprüden geçtik. Sangarius (Sakarya nehri), artık, VI. yüzyılda yaptırılan bu köprünün altından geçmiyor. Köprünün altında hafif bir su akıntısı var. Daha çok batak gibi bir şey. Yetişen yabanî bitkiler neredeyse köprünün kemerlerini kapatacak durumda idi. Benden 25 yıl önce bu bölgede gezen bir Fransız gezgini, Sapanca Gölü'nün bir zafer takı harabesi bulunduğundan bahsetmektedir. Bugün, eseri bile kalmamış. Yalnız öbür tarafta, yarım kubbeler şeklinde bazı bina kalıntıları var. İki tarafı ağaçlıklı bir yoldan ilerliyoruz. Saat dört sıralarında şehrin minareleri göründü."

    "ADAPAZARI'NDA CEVİZ AĞAÇLARI PEK ÇOK"


    "Adapazarı, Sakarya nehrinin sol kıyısında kurulmuş on bin nüfuslu bir şehir. Adaköy de deniyor. Burada, Rafaelli adında bir Rum'la tanıştım. Büyük bir imalâtçı. Cevizden tüfek kabzası yaparak Avrupa'ya satıyor. Bu bölgedeki ceviz ağaçlan pek çok, hem de pek iri ağaçlar. Etraf ormanlık. Ne yazık ki, bu zenginliği gelecek nesillere hazırlayıp bırakanları takip edenler yok. Çünkü, kesilenlerin yerine yenisi dikilmiyor. Bir tek genç ağaca rastlamadım. Bu gidişle Adapazarı, ormansız kalacak!"
    A.D. Moustier, Adapazarı'nda bir gece kalır. Sonra, Sakarya'nın aktığı vadide güneye doğru yol alır. Fransız gezgin, öğle sularında bir köprü ile karşılaşır. Burası Alifuatpasa'daki II. Beyazıd Köprüsü'dür. Moustier'in köprü ve Geyve hakkındaki izlenimleri de şöyledir: "Köprü, Osmanlı devrinin güzel eserlerinden biridir. Adı Kemer Köprü'dür. Burası, eşit büyüklükteki kemerlerden değil, farklı ölçekli kemerlerden ibarettir. Kısmen harap vaziyettedir. XIX. yüzyıl Türkiye'si, Ortaçağ Türkiye'sinde yapılan bu eseri tamir edememektedir... Bir müddet sonra, Geyve'ye geldik. Burası şirin bir kasaba, eski adı da Tottoeum'dur. Şimdi, kavun, karpuzu ile meşhurdur. Burada fazla oyalanmadık."

    "PAMUKOVA'DA MÜKEMMEL BİR KONAKLA KARŞILAŞTIK"


    "İznik şehrine doğru yolumuza devam ettik. Akhisar'a (şimdiki Pamukova'ya. F.T.) geldik. Geceyi geçirmek için bir hana indik. Fakat çok geçmeden nahiye müdürünün uşakları ve subayları gelerek, bizi konağa davet ettiler. Müdürün konağı bir meydana bakıyor. Türk mimari zevkini aksettiren çok güzel bir yapıdır. Beni ve arkadaşımı doğruca selâmlığa aldılar. Doğrusu, Anadolu'da fakir bir nahiyede böylesine mükemmel bir konakla karşılaşmak bizi hem şaşırttı hem de sevindirdi. Nahiye müdürü ve adamları da bize son derece yakınlık gösterdiler. Bizi misafir ettikleri salonun güzelliğini tarif etmeme imkân yok. Gravüre bakınca bunu anlamakta zorluk çekmeyeceksiniz. Akşam yemeğinde şiş kebabı, yaprak dolması, kaymak, yoğurt ve pilâv yedik. Üstüne de kavun, karpuz ikram ettiler".
    E. D. Moustier daha sonra Mekece'ye gelir. Buradan Lefke (şimdiki Osmaneli F.T.) yoluna değil, batıya İznik şehrine giden koluna sapar. Moustier, bu tanımları ile yöreyi bir başka ciheti ile tanıtmış olur. Akhisar (Pamukova) örneğinde, yapıların dıştan görünüşsüz, fakat içten harika olduğu anlaşılıyor. Bu Fransız Kontu daha sonra Efes'e doğru yoluna devam edecektir.31

    FREDERİK BURNABY'İN (1876) SAKARYA'SI


    Aslında bir İngiliz subayı olan F. Burnaby, 1876'da, Osmanlı - Rus Savaşı öncesinde, İzmit, Sapanca, Geyve ve Taraklı güzergâhını kullanmıştır. Yolculuk notları hayli ilgi çekicidir. Bazı sosyal davranışlara da yer vermekte ve şunları belirtmektedir:32
    "Öğleden sonra bir Ermeni piskoposunun ziyaretine gittim. Türklerle Hıristiyanlar, başka birçok kentlerde olduğu gibi, İzmit'te de farklı semtlerde oturuyorlardı. Piskoposun eski tarzdaki, garip evi de Hıristiyan mahallesindeydi. Gümüş bir tepsiyle yiyecekler ve içecekler getirildi. Küçük gümüş kâseler içinde çeşitli reçeller ikram edildi. Bir kaşık reçeli ağzına götüren konuk, bunu yutmak zorundadır; arkasından da bir bardak su içer. Az miktarda reçel çok kişiye yetebildiğine göre, bu ekonomik bir ikram olsa gerek.
    Oradakilerden biri, "Beğendiniz mi?" diye sordu.
    "Çok beğendim" dedim. Bu arada ağzımdaki tat beni çocukluk günlerime götürmüş, yaşlı dadımın bize yutturduğu gri tozları hatırlatmıştı: "Çok güzel."
    Yaşlı bir Ermeni, "Biz konuklarımıza daima bu şekilde ikramda bulunuruz" dedi. "Ulusal geleneğimizdir."

    "BAZI TÜRK MEMURLAR ERMENİLER TARAFINDAN ÖVÜLÜYOR""


    Bundan sonra İzmit'teki Türklerden söz açıldı. Oradaki Türk memurlardan bazılarının Ermeniler tarafından bile övülmesi, kulağa hoş geliyordu.
    Odadakilerden biri, "Buradaki polis müdürü mükemmel bir adam" dedi. Bizimkilerden biri Ramazan ayında sokakta tütün içiyormuş. Onu gören bir Müslüman, adama sopayla vurmuş. Oradan geçen polis müdürü de bu sahneye tanık olmuş. Yaklaşarak, "O adama niçin vurdun?" diye sormuş. "Ramazanda sigara içiyordu" yanıtını almış. "Sigarasını gözüne mi soktu?" "Hayır." "Öyleyse ona vurmaya hakkın yoktu. Hapishaneye gidince, ileride daha iyi davranmayı öğrenirsin" demiş polis müdürü.
    Konuklardan bir diğeri, "Evet" diye atıldı. Türk gazeteleri bu öyküyü bastı ve polis müdürünün davranışını övdü."
    Üçüncü bir bey, Türk Hükümeti aslında kötü değil" diye belirtti, "Bütün
    ülkede adaletin taraf tutulmadan eşit olarak yerine getirilmesini istiyor, ama kadılar, bir Hıristiyan'ın sözünü kanıt olarak kabul etmedikleri sürece, burada rahat etmemiz zor." Devam etti: "Bu tür haksızlıklar ne yazık ki Türk subaylarının arasında da yaygın. Kur'an, bir Hıristiyan tanığın ifadesi kanıt olarak kabul edilmeli diyor, ama birçok Müslüman günümüzde Kur'an'ı unuttu."
    Osman'ı zaten eşyamı Sapanca'ya kadar taşıması için bir yük beygiri kiralamaya yollamıştım. Tam İzmit'ten ayrılacağım sırada, iki zaptiye ve atlı polis çıkageldi. Paşadan, İzmit'e yaklaşık otuz kilometre uzaklıkta ve Ankara yolu üstündeki küçük bir köy olan Sapanca'ya kadar bana eşlik etme emrini almışlardı. Mavi ceketleri, kırmızı pantolonları ve püsküllü uzun çizmeleriyle çok şık görünen gençlerdi. Bellerini saran koyu kırmızı kuşağa birer tabanca sıkıştırmışlardı. İkisi de omuzlarında mükerrer ateşli birer tüfek taşıyorlardı. Kılıç kayışlarına da, eli koruyan kabza mahfazaları olmayan kısa palalar takılıydı.
    Ateşli silahlar başta olmak üzere, modern teçhizatı benimsemiş olan Türk askeri yetkililerinin, kılıç yapımında hala bu kadar geri olmaları çok garipti. Kabza mahfazası olmayan bir Türk kılıcı kuşanmış bir Türk atlı askerinin kendi silahlarımızdan birini taşıyan bir İngiliz süvarisiyle girişeceği göğüs göğüse bir çarpışmada, pek az şansı olurdu.

    "OSMAN BİRA İÇMİYOR, ŞARABA BURUN KIVIRIYOR"


    Patika şimdi, daha önce gördüklerimizin hepsinden beter olmuştu. Bazı yerlerde bir metreden daha derin çamur vardı. Bu çamur, atlarımızın kolanlarına kadar çıktığından, patikada ilerlerken bayağı zorlanıyorduk.
    Çok geçmeden, yolun üstündeki bir dere yatağına ulaştık. Dört öküz tarafından çekilen bir araba, burada mıhlanıp kalmıştı. Yalnızca boyunlarıyla omuzları çamurun dışında kalan hayvanlar, kederli bir yüzle önlerine bakıyorlardı. İki arabacı, pantolonlarıyla iç çamaşırlarını çıkarmışlardı. Gömlekleri bile koltuk altlarına kadar sıyrılmıştı. Kara balçığın içinde bata çıka ilerliyor, öküzleri dürte dürte yürütmeye çalışıyorlardı.
    Ağır tekerleklerden müthiş bir gıcırtı sesi yükseliyordu. Dört öküz tüm güçlerini zorluyordu, ama boşuna. Bir tanesi arabayı biraz yana çekti, araç anında devrildi ve yarısına kadar balçığa gömüldü. Üstlerinde, küçük kırmızı feslerinden ve yukarı sıyrılmış gömleklerinden başka bir şey olmayan iki adam, içler acısı bir tablo oluşturuyordu. Kemiklerinin üstünde fazla et yoktu, bellerine kadar yükselen çamur tabakası, kaburgalarıyla omuz kemiklerini büsbütün meydana çıkarmıştı. Çamurun içinden bize doğru gelen biri, Osman'dan piposu için ateş istedi: Arkadaşından da kederli gözüken öteki adamın piposu yoktu, o da mümkünse bir sigara istedi.
    Osman, "Burası feci bir yer, efendim" dedi. "Bizim de öteberimiz devrilebilir. Atlarımız dünyada buradan geçemezler. Siz iyisi mi, İzmit'e dönün ve çamur kuruyuncaya kadar bekleyin."
    "Hayır, devam et. Atlar, öküzlerin, geçemediği yerlerde yürüyebilirler."
    Osman'ın yüzü sarardı. Benim biraz ötemdeydi. Bataklığın derinliğini sınamak için ileriye yollanmasından hiç hoşlanmamıştı.
    Radford, ona bakarak dudak büktü. "Zavallı yaratık! Ama ondan başka ne bekleyebiliriz? Bira içmiyor. Şaraba burun kıvırıyor. Osman'ın kanının bulaşık suyundan ince olduğuna bir sterlinine bahse girerim."
    Öbür yakaya ayak bastığımızda, heybelerimiz çamura bulanmıştı. Yanımda atını sûren Osman, bizi güvenliğe çıkardığı için kendi kendini kutladı. "Yüzün bembeyazdı" demekten kendimi alamadım. "Evet, efendi. Kanım donmuştu. Ama kendim için değil, efendi için. Boğulmasından korktum. Osman, efendinin elinde, ona ne istersen yapabilirsin."

    "SOLUMDA BÜYÜ BİR GÖL, SAĞIMDA RENGARENK OTLAR"


    Yol şimdi sertleşmişti. Bulgaristan'dan dönen bazı başıbozuklarla karşılaştık. Çoğu Çerkez asiliydi, bir tanesi de Rusça biliyordu. Yurduna dönmesi emredildiği için çok sinirliydi. Parlak çelik ucu en az otuz santim uzunluğundaki mızrağını sallayarak, birkaç Rus gâvurunu mıhlamak fırsatını kaçırdığına hayıflanıyordu.
    "Çok kadın öldürdünüz mü?" diye sordum.
    Çerkez, "Öldürülen kadınlar oldu" dedi. "Bu yüzden de üzüldük. Ama adamlarımız ne yapsalardı? Bazılarının anneleriyle kız kardeşleri Rusların tecavüzüne uğramış, ve doğranmıştı."
    "Akrabalarınızdan böyle bir muameleye hedef olanlar olur mu?" diye sordum. "Hayır, olmadı" dedi, "ama Gümrü'ye uzak olmayan bir köyde inanılmaz gaddarlıklar yaşandı. Birçok kadınla çocuk öldürüldüler, hem de sırf Rusya'dan ayrılıp Türkiye'ye gitmek istedikleri için."
    Devam etti: "Annem veya kız kardeşim öldürülmüş olsaydı, bunun ne şekilde intikamını alacağımı umursamazdım. Bu Rus alçakları bize örnek oldular." Başıbozukların kıyafetlerinde herhangi bir benzerlik yoktu. Her biri, keyfine göre giyinmişti. Bellerini saran kuşaklarda tabancalar ve kamalar dikkat çekiyordu. Ateşli silahları en ilkel tipteydi. Bazı adamların eski model çifteleri vardı. Diğerleri, çakmaklıdan kapsüllüye dönüştürülen çift namlulu tüfeklerle silahlanmışlardı. Atları, bana yeterince sağlam ve güçlü göründü. Bu hayvanlar genelde yüz kırk santimden daha boylu değillerdi. Sert ve kaba tüylü postlarıyla bana, Don Nehri dolaylarında gördüğüm Kazak atlarını anımsattılar. Sapanca'ya yaklaşırken manzara güzelleşti. Geçtiğimiz düz araziler yerini dağlara bırakıyordu. Batı yönünde görüş mesafemizi engelliyorlardı. Solumda büyük bir göl vardı. Ayaklarımızın hemen dibinde ayna gibi uzanıp gidiyordu. Berrak sulara inen yamaçlar, rengârenk otlar ve çalılarla bezeliydi. İngiltere'de Leicestershire'li bir çiftçinin ağzının sularını akıtacak genişlikte dönümlerce mera, Sapanca'nın dört bir yanını sarmıştı. Köye girdik. Burası kerpiçten yapılmış yaklaşık iki yüz evden oluşuyordu. Geceyi geçirmemiz için bin bir güçlükle bir yer buldum.

    "DEVE KERVANININ ÖNÜNDE EŞEK VAR"

    Gün daha doğmadan yine atlarımızın üstündeydik. Yolumuz, dağların arasındaki geçitlerden geçiyordu. Gölün yüzeyinden kocaman sis bulutlan yükseliyordu. Boşluk içinde yüzerek uzaklaşıyor, ufukta buzdağları gibi karşımıza dikiliyorlardı. Demiryolu inşaatı için hazırlıkların yapıldığı bir yerden geçtik. Yarım kalmış bir toprak setin yanında vagonlar dikkat çekiyordu. Sorunca, burada iki yıldır hiçbir çalışma yapılmadığını öğrendik. Ankara'ya kadar bir demiryolu inşa edilecekti, ama bu konuda yönelttiğim sorularıma aldığım yanıt, "Para yok" oldu.
    Daha ileride, Ankara'ya giden çay yüklü bir katır kervanına rastladık. Yol çok dardı, iki atın yan yana geçmesi için bile yeterince yer yoktu. Başını bayır yanına çeviren bir katır bütün yolu tıkamıştı, ama zaptiyenin şaklattığı kırbaç aklını başına getirdi. Birkaç metre gerileyince, ayağı kaydı ve yüküyle birlikte bayırdan aşağı yuvarlandı. Hayvanın sahibi küfrü bastı, arkasından gelen öbür katırcılar ise arkadaşlarının sıkıntısından zevk duymuş görünüyorlardı.
    Yol giderek daha düzleşti. Deve kervanlarına rastlıyorduk. Hayvanlar, burunlarına geçirilmiş bir halkaya bağlı iple değil, boyunlarına gevşekçe bağlanmış yularla güdülüyorlardı.
    Kaba kıllarla kaplı güzel hayvanlardı. Kıllarının yılın belli mevsimlerinde kırpıldığını, sonra da çadır ve halı örmede kullanılan bir dokumaya dönüştürüldüğünü bana anlattılar. Her kervanın önünde eşeğe binmiş bir adam yol alıyordu. Eşek, arkasındaki kocaman develerden biraz daha hızlıydı.

    "TARLALAR, BAĞLAR VE DUT AĞAÇLARIYLA GEYVE"

    Sakarya'nın sol kıyısı boyunca yolumuza devam ettik. Yaklaşık altmış metre genişliğinde ve dik kıyıları olan bir nehirdi bu. Çok geçmeden, yarı yarıya harap bir taş köprüden geçerek nehri aştık. Köprünün orta bölümü çöküp gitmiş, oluşan boşluk, toprakla örtülü kalaslarla kapatılmıştı. Bir süre sonra tarlalar, bağlar ve dut ağaçlarıyla kaplı geniş bir vadiye geldik. O geceyi geçirmek için Geyve köyünde mola verdik. Bir tür belediye başkanı olan köyün yöneticisi, bizi karşıladı ve konuğu olmam için ısrar etti. Çok konuşkan bir adamdı. Yakup Han'ın, Padişah'ı desteklemek için 50.000 kişilik bir ordu getireceğini haber verdi. "Nasıl gelecekler ki?" diye sordum.
    Kaşgar'la ilgili pek iyi coğrafi bilgisi olmayan ev sahibimiz, "Deniz yoluyla" diye yanıtladı. Sonra bana, İran'ın Rusya'yla dost olduğunun söylendiğini, Türklerin İranlılardan nefret ettiklerini ama çarla birlik olduklarına inandıkları Rumlar dışındaki Hıristiyanlardan hoşlandıklarını açıkladı.
    Geyve'den çıkılınca, vadi dairesel bir biçim alır ve en az dört bucuk kilometre çapında uzanır. Top ateşi açmaya elverişli yamaçları olan tepeler dört bir yanını çevirirler. Derinliği sadece diz boyu olan küçük Karasu Irmağı da bu bölgeden geçer ve birkaç kilometre aşağıda Sakarya'ya dökülür. Geyve Vadisi, dikkatsiz bir generale pusu kurmak için ideal bir konumdur. Doğu yönündeki çıkış, son derece sarp kenarları olan dik bir yoldadır. Batıda ise Sakarya Nehri tarafından tıkanmıştır.

    "TARAKLI; BARINAKLARINA GÖTÜRÜLEN KEÇİLERİN MELEYİŞLERİ.."

    Böylece yaklaşık sekiz yüz evli küçük Taraklı kasabasına vardık. Her ev, başkente giden askerlerle doluydu. Biz dar sokaklardan geçerken güneş, dorukların üzerine doğru alçalmaktaydı. Yüzlerce başıbozuk aşağıdaki ovada dörtnala koşan bir atın üstünden bir hedefe ateş ediyor; diğerleri seyircileri tehlikeye atmak pahasına tüfeklerini ellerinde döndürüyorlardı. Bu gerilla tipi askerlerle seyircilerin çok renkli giysileri, manzarayı ışığa boğuyordu. Atlıların bağırışları dağlardan yankılanıyordu. Çobanlar tarafından barınaklarına götürülen keçilerin meleyişleri uzaktaki tepelerden belli belirsiz duyuluyordu. Bu ses, sığırların böğürmesine ve aşağıdaki nehrin hışırtısına karışmaktaydı. Romantik bir tabloydu karşımızdaki. Carlista Savaşı sırasında, Bask eyaletlerindeki bazı sahneler hayalimde canlandı.
    Askerler ertesi sabah, saat dörtte harekete geçtiler. Sokaklardan geçerken koro halinde türküler söylüyorlardı. Bir saat sonra dağlık bir bölgeden geçiyorduk. Granit bloklar etrafa saçılmıştı. Çok geçmeden, Sakarya'nın bir başka kolu olan küçük Göynük suyunu aşıyorduk. Burada manzara vahşiydi. Tepeler, Titanlar tarafından fırlatılmış gibi bin bir şekil almıştı. Kâh sert beyaz kayalardan yontulmuş doğal hisarlar ve mazgallar görüyordunuz; kâh kayağan taşından bir dağa yaklaşıyor, etrafa saçılmış bir kara taş bolluğuyla çevrili buluyordunuz kendinizi. Derken, iki tarafı uçurum olan bir patikada ilerlemeye başladık. Yolumuz, önümüzü gözden gizleyen kayalıkları arasında bir iplik gibi dolanıyordu.

    "MUDURNU 800 KERPİÇ EVLİ BİR KASABA"

    Bundan sonraki durağımız olan Mudurnu'yla aramızda dokuz saatlik bir yolculuk vardı. Yol çok dağlık bir bölgeden geçiyordu. Mudurnu köyü ya da kasabasında, 800 kerpiç ev vardı. Her ailenin beş bireyi bulunduğunu varsayarsak, bu 4000 nüfus demekti. Anadolu'nun bu yöresinde yolculuk eden bir gezgin, dükkânların yokluğunu fark etmeden geçemez. Bir sürü köyden ve kasabadan geçse de, eğer o gün pazar yoksa, hiçbir şey satın alamaz.
    Bizi yolcu etmek için bir kalabalık toplanmıştı. Mudurnu'daki insanların bir İngiliz'e gösterdikleri ilgi, Londra halkının bir şempanzeye veya yeni gelen bir gorile gösterecekleri ilgiden farksızdı. Asyalıların, imalat yeteneklerimize büyük saygıları vardır. Anadolu'nun hemen bütün büyük kentlerinde İngiliz mallarıyla karşılaşabilirsiniz; Türkler İngiliz mallarını, Belçika veya Amerika'dan yollanan daha ucuz fakat daha düşük kaliteli eşyaya tercih ediyorlar.

    Benimle gelen zaptiye muhteşem bir delikanlıydı. Keskin bakışları ve özenle kırpılmış bir sakalı olan, uzun boylu ve esmer bir Çerkez gözünüzün önüne getirin. Çerçeveleyen kocaman beyaz sarık da çarpıcı bir tezat yaratıyordu. Arkasında kırmızı bir şeritle çevrili yeşil bir ceket vardı. Bunun altında mavi bir yelek göze çarpıyordu. Yeşil bir pantolon ve kırmızı deri çizmeler bu kıyafeti tamamlıyordu; Kılıç ve bir tabancayla silahlanmıştı. Yolun uygun olduğu zamanlarda atına talim yaptırıyordu. Hayvanı kâh elli metre kadar dört nala koşturuyor, kâh dizginleri hızla çekerek, atı şaha kaldırıyor, sonra başka bir yöne sevk ediyor ve eyer kayışından aşağı sarkarak yere dokunuyordu. Bütün bunları çok büyük zarafet ve kolaylıkla yapıyor, atla binicisi sanki tek parçaymış izlenimini uyandırıyordu. Bu tür manevralara izin veren hafif kumluk araziyi çok geçmeden arkamızda bıraktık. Dik yamaçlı bir dağ sırasının aşılması gerekiyordu. Çamur örtüsü her an daha kalınlaşıyor atlar taşıdıkları yüklerle yamaçlara tırmanmada büyük güçlüklerle karşılaşıyorlardı. Hemen hemen dikey olan bir bayırla boğuşuyorduk. Ayaklarımızın dibinde en az kırk metre derinlikte olan uçurum, insanı ürpertiyordu."
    -----
    1) Prof.Dr. Enver Konukçu, "Sakarya ve Gezginler", Sakarya İli Tarihi, SAÜ Yayını, C.I., Sakarya-2005, s.124-132.

    Foto altları:
    1) Sapanca Gölü ve Yüzevler – Hüsnü Gürsel (Sakarya Valiliği Arşivi),
    2) Beşköprü – 1908 – Ed. Osman Köker,
    3) Geyve Boğazı – 1940 (SBB Arşivi),
    4) Geyve Genel Görünümü – 1940 – (Namık Cihan Arşivi),
    5) Taraklı Genel Görünümü-1994 – Hüsnü Gürsel (Sakarya Valiliği Arşivi)



    YASAL UYARI: . Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.
     


  18. bilalr

    bilalr Welcome 4x4x4 Nirvana UNIMOG-TATRA

    Mesaj:
    1.031
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    54.81
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Batı karadeniz ve doğu karadeniz ülkemizin saklı buyuk ölçekli cennetlerini barındırır... bilenler bilir... gerisi-diğer illerdeki bazı ufak ölçekli ve mevsimsel sahte cennetlerdir... kıymetini bilin... :)
     


  19. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    SoğucakYaylası

    900 dönüm kadar bir araziye sahip olan Soğucak Yaylası, 1100 m yüksekliğinde ve Sapanca’ya 17 km mesafededir. Sapanca - Muradiye Köyü istikametinden, Erdemli Köyü’ne gelmeden önce sağa ayrılan yolu takip ederek, 35 dakika kadar süren bir yolculukla yaylaya ulaşmak mümkündür.

    En yoğun dönemi, temmuz ayının ikinci haftasına denk gelen yayla şenlikleri zamanıdır. Yöre halkı ve çevre illerden gelen vatandaşların katılımıyla tam bir panayır havasında geçen “Soğucak Yayla Şenlikleri”, bir gün sürmekte, ancak yayla daha şenliklere bir hafta kala dolmaya başlamaktadır. Şenlik süresince Sapanca Belediyesi tarafından hizmet maksatlı çadırlar, sağlık çadırı, portatif tuvalet ve lavabolar kurulmaktadır. Yaylanın ve vatandaşın güvenliği için jandarma tarafından gerekli tedbirler alınmaktadır.Yayla şenlikleri kapsamında, bisiklet ve at yarışları, karakucak güreş müsabakaları, folklor gösterileri ve sanatçıların katılımıyla halk konserleri düzenlenmektedir.


    Kırca Yaylası
    Pamukova’yı 2 km geçtikten sonra, sağ taraftan Karapınar yoluna sapılmaktadır. Yayla Karapınar Köyünden 13 km uzaklıkta olup, 30 dakika mesafededir. Alifuatpaşa’ya 30-35 dakika uzaklıkta olan yayla civarında Menekşe oruç ve Menekşeolak köyleri bulunmaktadır. Her yılın Temmuz ayında yaylada şenlikler düzenlenmektedir.





    Katırözü Yaylası

    Yayla, Pamukova’ya bağlı Eskiyayla köyü sınırları içerisindedir. Eskiyayla köyü (1125 m yükseklikte) üzerinden Katırözü Yaylası’na varılmaktadır. Soğuk kaynak suları ve geniş piknik alanları ile eşsiz bir doğal güzelliğe sahip olan yaylanın üst yanında bulunan mağarada hava sirkülasyonu olmakta ve sarkıt dikitler bulunmaktadır.

    Kirpiyan Yaylası

    Geyve’den 28 km (1.5 saat) mesafede olan Kirpiyan Yaylası, Karapürçek-Güçücek’ten ise 20-22 km (1 saat) mesafededir. Taraklı istikametinde Doğantepe yol ayrımından sola dönülerek Kamışlı Köyü yolu boyunca devam edilir. Kamışlı’ya gelmeden sağa ayrılan yola sapılarak Kirpiyan yaylasının yoluna ulaşılır. Kürklü Köyü bu yol üzerindeki son köy olup buradan Kirpiyan Yaylası ve daha da ilerleyerek Karagöl Yaylası’na ulaşılabilir.



    Keremali Yaylası
    Akyazı’ya 17 km ve 30-35 dakika uzaklıkta olan Keremali Yaylası’nda yerleşim olup yayla evleri mevcuttur. Değişik yüksekliklerde birbirine yakın dört yayladan oluşmaktadır.Yaylada bie de göl bulunmaktadır.






    Sultanpınar Yaylası

    Dokurcun yolu üzerinde olup Akyazı’ya 45 km mesafededir. Akyazı-Dokurcun istikametinde Beldibi Köyü karşısından sağa dönerek Boztepe Köyü yoluna ulaşılır. Boztepe üzerinden Güzlek Yaylası, Sultanpınarı Yaylası, Yörükyeri Yaylası, Çiçekli Yaylası ve Acelle Yaylası’na, Acelle üzerinden de Yanık Yaylası’na gidilir. Şerefiye ve Beldibi köyleri arası 1 km mesafededir. Beldibi-Sultanpınar Yaylası arası ise 16 km’dir.
    Sultanpınar Yaylası orman ile çevrili geniş ve düzlük bir alana kurulmuş olup oldukça yeşil, huzur verici bir ortam sunmaktadır. Yaylada Olukbaşı Et-Mangal Tesisleri ve Sultanpınar Yayla Pansiyon faaliyet göstermekte olup, yayla evleri mevcuttur.





    Acelle Yaylası

    Akyazı İlçesi’nin 35-40 km güneyinde yer alır. Acelle yaylasına ulaşım stabilize yoldan her tür kara taşıtı ile yapılabilmektedir. Yaylaya üç değişik güzergahtan ulaşılabilmektedir. Birinci yol Beldibi-Boztepe-Çatalkaya üzerinden gider. İkinci yol Taşburun-Ballıkaya-Taşyatak-Hasyatak köyleri üzerinden çalışır. Üçüncü yol ise Taşburun-Ballıkaya-Taşyatak-Yanık yaylası güzergahıdır. Bu yolların üçünün de az bir kısmı asfalttır. İlçe merkezinden yaylaya ulaşma süresi yaklaşık olarak 60 dakika’dır.

    Geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçlardan oluşan bir bitki örtüsüne sahiptir. Ayrıca orman içlerinde orman gülü ve şimşirden oluşan bodur ağaçlarda mevcuttur. Kanlıca, kuzugöbeği gibi yer mantarları ve ağaç mantarları bulunur.

    Yaylanın tam ortasından Enişte Deresi geçmektedir. Bu dere üzerinde halk tabiriyle “Büyük Deniz” denilen 60-70 m uzunluğunda 3-4 m genişliğinde, derinliği tam olarak bilinemeyen doğal yollarla kaya kütleleri arasında oluşmuş bir su birikintisi mevcuttur. Enişte Deresi’nin yatak genişliği düz alanlarda 8-10 m’yi , kayalık arazilerde ise yer yer 2 m yi bulur. Derede sazan türü pullu balıklar, kurbağa ve su kertenkeleleri mevcuttur.

    Yaylada her yıl temmuz ayının son haftası, genellikle 25-26-27 Temmuz tarihlerinde şenlikler düzenlenir.Dışardan gelenlerin kalabilecekleri otel-motel, kamp türü konaklama yeri olmayan yaylada, sürekli ikamet edenlerin ahşap evleri mevcuttur. Bunun dışında şenlik boyunca 200-250 civarında çadır kurulmaktadır.


    Yanık Yaylası

    Acelle Yaylası’ndan 15-20 dakika mesafede olup, yayla evleri mevcuttur.


    Sulucaova Yaylası

    Beldibi’nden 22 km mesafede olup, ulaşım 50 dakika sürer. Halen elektriğin olmadığı yaylaya en yakın elektrik direği 2.5 km uzaklıkta olduğundan ileride bu sorunun giderilmesi yolunda küçük bir çaba yeterli olacaktır. Yaylada yerli halkın yaz-kış oturduğu yayla evleri mevcuttur.




    Yörükyeri Yaylası

    Dokurcun yolu üzerinde olup, Azizağa-Yörükyeri arası 20 km’dir. Yörükyeri Yaylası’na Sultanpınarı Yaylası üzerinden de ulaşılabilmektedir.

    Çiçekli Yaylası
    Dokurcun yolu üzerinde bulunan Çiçekli Yaylası, Denderiz’den 30 dakika mesafededir. Sultanpınarı Yaylası’ndan doğu istikametine ilerleyip, Yörükyeri Yaylası üzerinden de ulaşılabilir. Yaylada yayla evleri mevcuttur.

    Akar Yaylası

    Çiçekli yayla’sından yaklaşık 15-20 dakika mesafededir.

    Haydarlar-Kuloğlu Yaylası

    Akar yaylasına 10 dakika mesafededir.

    Davlumbaz Yaylası

    Haydarlar’a 10 dakika, Dokurcun’a 30 dakikalık mesafede olan yaylaya Dokurcun’dan güney istikametinde gidilerek Haydarlar Köyü üzerinden de ulaşılabilir.

    Turnalı Yaylası

    Hendek Aksu Köyü ve Akyazı Dokurcundan ulaşılan yayla,Dirimdirim ve Kındıra yaylalarıyla yanyanadır.

    Çiğdem Yaylası

    Hendek ilçe sınırları içinde yer almaktadır. Dokurcun ve Çiğdem Yaylası arası 18 km dir. Bununla birlikte Hendek-Karadere üzerinden Dikmen ve Çiğdem Köyleri’ne, buradan da 1500 metredeki Çiğdem Yaylası’na ulaşılabilmektedir.

    Yapısıyla ilgi çeken evlerin de bulunduğu yaylanın; “topukotu” olarak adlandırılan çimle kaplı geniş alanı, küçük ve hafif eğimli tepeleri ile planlı bir çevrede oldukça hoş bir manzarası vardır. Yaylada her yıl temmuz ayının ikinci haftasında yayla şenlikleri düzenlenmektedir. Şenlikte yaylada yetişen sebze, meyveler ve hayvancılık tanıtılmakta, çeşitli eğlenceler yer almaktadır. Turizmci , gezgin ve yazarlardan oluşan büyük bir jüri tarafından Türkiye’nin en güzel on yaylasından biri olarak seçilmiştir.

    Dikmen Yaylası

    Hendek İlçe sınırları içerisinde yer almaktadır. Hendek-Karadere üzerinden Dikmen ve Çiğdem Köyleri’ne, buradan da yaylaya ulaşılabilir. Orman gülleri ile ünlü olan yaylada elektrik mevcuttur.


    Karagöl Yaylası

    Taraklı’nın 21 km kuzeydoğusunda Samanlı Dağları’nın uzantısı olan dağlar üzerinde yer alıp deniz seviyesinden yüksekliği 1200 metre dir. Etrafı tamamen çam, kayın, köknar ve meşe ağaçları ile kaplı olan Karagöl Yaylası, 567 hektar genişliğindeki alanıyla, bol oksijenli havası ve soğuk içme sularıyla doğal bir tedavi merkezidir.
    İlkbaharda karların erimesiyle sularla kaplanan yayla, nisan ayının ikinci yarısında, sular tamamen çekildikten sonra doğa harikası bir görünüme bürünmektedir. Yaylada her hafta cuma günleri pazar kurulur ve o gün akşama kadar çeşitli şenlikler yapılır.
    Tamamen ahşaptan yapılmış yayla evleri ilgi çekmekle birlikte, son zamanlarda betonarme evler de yapılmaktadır. Her yıl yurt içinden binlerce insanımız burada kamp kurup konaklamaktadır.

    Hamzapınar Yaylası

    Taraklı Yaylası’nın 1 km aşağısındadır. Belengerme Tepesi’nin arka yüzünde kalan Hamzapınarı içimine doyum olmayan nefis bir soğuk suya sahiptir. Taraklı İlçesi’ne gelen konukların çoğunluğu Orman İşletmesi tarafından düzenlenen halka açık piknik alanına götürülür.

    Belengerme Yaylası

    Taraklı İlçesi sınırları içerisinde yer alan yayla, Karagöl Yaylası sınırında Hamzapınar Yaylası bitişiğinde, Tuzla Köyü’ne 1 km mesafededir. Belengerme Tepesi’nden bakıldığında tabiat harikası Karagöl Yaylası’nın tamamı görülebilmektedir.

    İnönü Yaylası

    Pamukova İlçesi sınırları içerisinde yer alan yayla, özellikle hafta sonları İzmit ve İstanbul’dan gelen ziyaretçilerin kamp yapmaları için gereken ortamı sağlamaktadır. İnönü Yaylası’ndan 20 dakikalık bir yürüyüşle, orman içindeki bir patika takip edilerek daha yukarıdaki Erikli Yaylası’na varılabilir. İnönü Yaylası’ndan doğrudan Hüseyinli Köyü üzerinden Pamukova-Çilekli-Mekece yoluna da çıkılabilmektedir.

    Güzlek Yaylası

    Dokurcun yolu üzerinde ve Akyazı’ya 45 km mesafededir. Akyazı-Dokurcun istikametinde Beldibi Köyü karşısından sağa dönerek Boztepe Köyü yoluna ulaşılır. Boztepe üzerinden Güzlek Yaylası, Sultanpınarı Yaylası, Yörükyeri Yaylası, Çiçekli Yaylası ve Acelle Yaylası’na, Acelle üzerinden de Yanık Yaylasına gidilir. Şerefiye ve Beldibi köyleri arası 1 km mesafededir. Beldibi-Güzlek Yaylası arası ise 12 km’dir.

    Her yıl mayıs ayında çevre köylerden yaylaya gelen yaylaklar burada bulunan yayla evlerinde kasım ayına kadar kalmakta, bu süre içinde yaban çileği toplayıp satmakta ve hayvancılık yapmaktadırlar.
     


  20. serkan şen

    serkan şen * SAKARYA *

    Mesaj:
    3.739
    Alınan Beğeniler:
    0
    Şehir:
    HENDEK/SAKARYA
    Ynt: Sakarya Genel Bilgiler

    Fahri Tuna'dan alıntıdır.


    Konukçu'nun Hendek'i!



    Üç dört yıl kadar önceydi, Hendek Belediye Başkanı Ali İnci kardeşim (lisede benden üç sınıf aşağıda olan bir kardeşimizdir) Ada Fikir Kulübü konuğuydu. Hendek'i, yaptıklarını üç dönemdir Hendek'teki gelişmeleri anlattı uzun uzun. Kulüp üyesi arkadaşlar da Hendek'teki gelişmeler üzerine gözlemlerini anlattılar, güzel sözler ettiler. Sıra bana gelince; ‘Ali Başkan, Hendek ve yaptıkların için güzel şeyler duyuyoruz, da, hizmet ve başarını itibar ve saygıya dönüştüremedin; seni Adapazarı'nda ne bir sempozyumda, ne bir panelde, ne bir sergi açılışında görebilmiş değiliz, hiçbir kültür sanat ortamında yoksun; örneğin hiç yayımladığın kitap var mı Hendek üzerine?' demiştim. O da ‘ağbi, bizi hep minderin dışına ittiklerinden mindere çıkabilmek için boğuşurken hırçın bir görüntü veriyoruz, yoksa kültürü sanatı da severim, göreceksin kitaplar da yayımlayacağız!' diye cevaplamıştı.

    TEŞEKKÜRLER İNCİ VE KONUKÇU

    Geçen hafta Sakarya basınının duayenlerinden Abdullah Çelik aradı, ‘Fahri, Hendek Belediyesi çok güzel bir kitap yayımlamış, tarih profesörü Enver Konukçu hazırlamış, belediye de yayımlamış, sen seversin böyle kitapları, elimde bir tane fazla var, gel de vereyim' dedi. Uğradım, aldım. Teşekkürler Abdullah Çelik, kitabı bana ulaştırdığın için. Teşekkürler Ali İnci, ilçenin sadece bugününü değil dününü de gözler önüne serdiğin için. Teşekkürler Enver Konukçu hocam, herkesin bir şeyler söylediği ama kimsenin ciddi bir şeyler söyleyemediği; Hendek mi Hantek mi Hantak mı? ‘bilinmez meşhur'u, Adapazarı'na bu kadar ‘yakın' olduğu halde bu kadar da ‘uzak' olan bir ilçeyi ‘gün yüzüne çıkarttığınız' için. Allah sa'yinizi de sevabınızı da bol eylesin sevgili hocam. Darısı ilimizle ilgili yeni kitaplarınızın başına inşallah. Ali İnci kardeşimize de –görev yaptığı her yıla bir kitap düşecek kadar – nice kitaplar yayımlaması dileğiyle teşekkürler. Fotoğraf desteği ve katkısı için de Elife Özerçetin'e çok çok teşekkürler.
    PROF. DR. ENVER KONUKÇU KİMDİR?
    1944′de Bolu'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Düzce'de tamamladı. 1962′de İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'ne girdi. "Bolu Bölgesi Türkmen Kabileleri" tezi ile Umûmi Türk Tarihi kürsüsünden mezun oldu. Kısa müddet, Sakarya Sosyal Araştırma Merkezi ve Salihli Lisesi Tarih öğretmenliğinde bulundu. 1968'de Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Asistanı olarak tayin edildi. 1972′de "Kuşan ve Akhunlar Tarihi" ile doktor, 1978′de "Kalaç Sultanlığı" ile doçent oldu. 1988′de Profesörlüğe yükseltildi. Pakistan, Karaçi Üniversitesi Islamic Department'da "Indo-Turcica" alanında araştırmalar yaptı (1972). Los Angeles Üniversitesi'nde (UCLA) bu çalışmalarını devam ettirdi. Batum, Tiflis ve Gence Üniversitelerinde de kısa müddet misafir öğretim üyeliği yaptı. Iğdır Oba; Kars, Subatan, Erzurum Alaca ve Yeşilyayla'da Ermenilerin öldürdüğü Türklere ait toplu mezarları tespit ederek ilim âlemine sundu. Bunlarla ilgili üç yayını da mevcuttur. -Sırası ile- Atatürk Devrimleri Enstitüsü Müdür Yardımcılığı, Tarih Bölümü Başkanlığı, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Halen Tarih Bölümü Başkanı ve Atatürk Araştırma Merkezi ve Unesco ve Milli Komite üyesidir. Yayımlanmış bir çok kitabı ve makalesi bulunmaktadır.
    KONUKÇU:'HENDEK'İN GEÇMİŞİNİ ÖĞRENMEK,
    BENİM İÇİN VAZ GEÇİLMEZ TUTKUDUR!'

    Aslen Düzceli olan kitabın yazarı Türkiye'de tarih alanının efsane profesörlerinden Enver Konukçu (1) hocam, ‘Hendek – Tarihten Sayfalar' (2) kitabına, ‘Daha ilkokul sıralarında iken Hendek'e karşı özel bir ilgim vardı. Üniversiteye başladığım 1962'de hemen her ay Düzce-İstanbul gidiş-gelişlerimde Hendek ve çevresini görme imkânım olurdu. Bundan faydalanarak, belediye, cami ve anıtı gezer görürdüm. Çoğu zaman, otobüs yolcularından, o günleri gören veya kulak misafiri olanların tatlı sohbetlerinden de çok şeyler öğrendim. Hendek yeşil ile mavinin ve kış aylarında da kurşunî ve beyaz rengin eklenmesiyle muhteşem bir görünüşe sahiptir. İnsanları sevecendir. Bir çok dostum vardı. Hemen hepsi, Hendek aşığı idiler. Benim genç yıllarımın Rüştü Beyefendi'sini (3) unutmak mümkün değildir. Kuvâ-yı Milliyeci kıyafeti ile bizlere Atatürk devrinin ruhunu aksettirirdi ve bir çok törende yakından görebildim. Onun gibi yiğit görünüşlü bir arkadaşım da, merhum ve şehit Gaffar Okkan'dı. Hendek ile ilgim sadece bunlar değil. Geçmişini öğrenmek de benim için vaz geçilmez tutkudur' (4)


    BİTİNYALILARIN HENDEK'İ LATEAS
    Enver Konukçu Hendek ve Akyazı'nın tarihini Bitinyalılarla başlatıyor. (s.1) ‘Aslen Thrak asıllı olan Bithynler, merkez olarak körfez sonundaki Nikomedia/İzmit'i seçmişlerdi. Kurucusu da Kral I. Nikomedes'dir. Prusias ve halefleri Mariandyn ve Paphlagonia savaşlarında Hendek'ten geçtiler ve ve tabii ki bölgeyi kendi idarelerine aldılar. M.Ö. 74'te, Helenleşmenin yerini Roma'nın önderliğini yaptığı Latinleşme hareketi almıştır. Nikomedia'da oturan Roma valileri Bithynia'yı idare ederken Hendek ve havalisin de memurları ile yönettiler. Roma askerî yolunun Akyazı-Hendek'ten geçtiği anlaşılmaytaydı. Zira başkentten Sophon (Sapanca) Gölü yolu ile doğuya giden yol, Prusias ad Hypium'a demetrium ve Lateas'dan geçerek ulaşılıyordu. Zamanımız araştırıcıları ve daha önceleri yöreden geçen gezginler, Hendek için Lateas'ı Akyazı için de Demetrium'u belirtiyorlar.' (s.1)

    FATİHİ KONURALP, VALİSİ SÜLEYMAN PAŞA

    ‘Laskarisler ve Palaiologoslar zamanında Türkmenler, Akyazı-Hendek ve Akova'ya doğru aktılar. Akova'nın o zamanki adı Regio Tersia'dır. Tersiye köyü olarak zamanımıza intikal edebilmiştir. XV. Ve XVI. Yüzyıl kaynaklarında ise Akyazı-Hendek tamamen Türk karakteri ile karşımıza çıkmaktadır. Akçakoca Sakarya'nın batısını, Konuralp de doğusunu ele geçirdiği için, Osman Gâzi bu yeni ele geçen yerleri onlara ocaklık olarak vermiştir. İzmit ve çevresi Koca Eli (Akçakoca ülkesi), Akyazı-Hendek-Düzce ovası da Konuralp Eli adını almıştır. Onların ölümü üzerine Akyazı-Hendek ve çevresi Süleyman Paşa'ya verilmiştir. Bir müddet yöreyi İzmit/İznikmid (Eski Nikomedes'ten dolayı)'ten yönetti. Taraklı, Göynük, Mudurnu, Bolu taraflarını tekrar kendi elinde tuttu. XIV. Yüzyıl sonrası Anadolu Beylerbeyi teşekkül etti. Merkezi Kütahya idi. Hendek bu müddet zarfında başkent olarak Bursa, İznik ve Edirne'yi tanımıştır. Beylerbeyinin Kocaeli'ndeki toprakları arasında Akyazı kazası da bulunuyordu. Fatih Sultan Mehmed zamanında Konur Apa ile birlikteliği sona erdi. Kocaeli kazaları arasında yer aldı. XIX. Yüzyılda Sapanca, Ada Pazarı, Hendek, Âb Safi ve Karapürçek gibi yerleşme yerleri meydana geldi.'(s.2)

    1907: KOCAELİ İL, ADAPAZARI KAZA, AKYAZI VE HENDEK ONUN NAHİYELERİ

    ‘XVIII. Yüzyılda (1700'ler) ise Kocaeli Sancağı'ndaki kazalar arasında Akyazı, Hendek, Âb Safi de belirtilmektedir. Sapanca, Karasu, Adapazarı, Kandıra aynı bölünüş içinde ve komşudur. Bolu Sancağının Gümüşâbâd, Efteni (şimdi Gölyaka) ve Düzce toprakları da Hendek ve Akyazı'nın doğu komşularıdır. 1836'da Hüdavendigâr (Bursa) Müşirliğinin Kocaeli bölümünde Adapazarı, Akyazı ve çevresi yer almaktaydı. 1849 yılına ait belgede ise Kocaeli Livası'ndaki kazalardan Âb Safi, Hendek maa Akyazı bahis konusu edilmektedir. Adapazarı ve Sapanca ile birlikte görülmektedir. 1907'de Adapazarı Kocaeli'ne bağlı ikinci sınıf kaza idi. Onun nahiyeleri ise Akyazı, Sapanca ve Hendek idi. Bu durumda aynı tarihte Akyazı ve Hendek'in ‘birlikteliği bozuldu'. 1919'da İzmit müstakil sancak idi. Adapazarı kazası olup, Akyazı ve Hendek nahiye olarak idare edilmekte idi. İzmit 16 Ekim 1920'de vilâyet merkezi oldu. Teşkilat 1923'te aynen devam etmiştir. İzmit Kocaeli'nin merkez yeri idi. 20 Nisan 1924'te Kocaeli Vilâyeti adını alan İzmit, valinin ikamet yeri idi. Akyazı ve Hendek nahiye şeklini devam ettirdiler. 1 Aralık 1954'de Adapazarı, Sakarya ismi ile il yapıldı.'(s.2-3)

    ORHAN GÂZİ VAKFI VE ŞEYH İZZEDDİN İSMAİL

    ‘Hendek, Akova'nın doğusunda dağlara ve vadilere yakın bir yerde Uluçay kenarında kurulmuş kasabadır. Hendek köy olarak Fatih Sultan Mehmet devrinde teşekkül etmiş, II. Beyazid ve Yavuz Sultan Selim devirlerine ait tapu kayıtlarında ise köy olarak zikredilmektedir. Burası gibi meydana gelen komşu köyler, Kargalı, Han Baba, Şeyhler, Balıklı Şeyh, Kalayık örnek verilebilir. Şeyhler'e ait Orhan Gâzi Vakfı mevcuttur ve Şeyh İzzeddin İsmail ve babası/atası Şeyh İbrahim ve sonraki idarecilerden intikal eden belgeye sahiptir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde Hendek artık resmen köy durumundadır. Çevre köylerin burada toplanarak ‘bazar' teşkil ettikleri de anlaşılmaktadır. Bunu ‘Bâc-ı Bazâr-ı Hendek' kaydından öğrenmekteyiz. Akyazı kazasının Mirliva hassı da olan Hendek, dışarıdan gelenlerin tarım yaptığı alanlara sahipti. Değirmenin bulunuşu, akarsu ile ilgilidir ve muhtemelen Uluçay üzerinde idi. Keten üretimi de yapılmakta idi. Bundan da dokumacılıkla uğraşıldığı anlaşılır. Kestane ve ceviz ağaçları da çoktu ve bu meyvelerin toplanması ve satışı da yapılmakta idi. Armut kurusu da köyün başlıca üretim kaynaklarından idi.' (s.7-8)

    İZMİT'TE PERTEV PAŞA, SAPANCA'DA RÜSTEM PAŞA,
    HENDEK'TE ŞEMSİ VE MUSTAFA PAŞA HAN/KERVANSARAYLARI

    ‘Evliya Çelebi 16452de Erzurum'a giderken buradan geçti. O yüzden burayı ‘Hendek (Handak) Bazarı' diye nitelendirmiştir. Devlet, doğuya Kastamonu ve Amasya'ya, son olarak da Erzurum'a ulaştırılan anayola önem vermiştir. Ahali, bolu bağlantılı Ankara, Kayseri, Bağdat, Basra ticarî ve askerî yolu nedeniyle yola Bağdat Caddesi adını vermiştir. Kalıntıları Düce yolu üzerinde Eğridere mevkiinde yakın zamana kadar da bulunuyordu. İstanbul – İzmit – Sapanca – Adapazarı – Hendek Pazarı ve Düzce Pazarı güzergâhına her zaman önem verdi. İleri gelen devlet ricali (adamları), bu yollar üzerinde kasabaların gelişmesini sağlayan, ticari canlılığı devam ettiren, geliştiren, kervancıların konaklaması için de her türlü kolaylığın sağlanacağı merkezler vücuda getirdi. İzmit'te Pertev Paşa, Sapanca'da Rüstem Paşa, Hendek ve Düzce Pazar'da Kızılahmedlilerden Şemsi ve Mustafa Paşalar ‘Han/kervansaray' inşâ ettirdiler.' (s. 9)

    V. CUINET'İN HENDEK'İ – 1880'LER

    XIX. yüzyılın sonlarında bölgemizden geçen seyyah V. Cuinet, Hendek nahiyesi hakkında şu bilgileri vermektedir:'Hendek, aynı adı taşıyan nahiyenin merkezidir. Küçük bir kasabadır. 6.500 insan yaşamakta olup hepsi Türk'tür. Düzce-Kastamonu kervanyolu üzerindedir. Adapazarı ve Düzce'ye aynı uzaklıktadır. Hendekliler, küçük ticaretle ve deve kervancılığıyla uğraşmaktadırlar. İlkokul olmak üzere 31 okulu vardır. Toplam öğrenci miktarı 467'dir. 32 köyü vardır. Devlet keresteciliğine gerekli kerestenin üretim yeridir. Ormanlarında kömür yakılır. Son zamanda göçmenlerin de gelişiyle hareket kazanmıştır. Bunların uğraşları ormancılık ve tütün ekimidir. Kasabadaki ev sayısı 2.500'dür. 37 cami, bir kilise, 6 çeşme, 2 hamam, 32 han, 111 dükkân, 26 çiftlik, 26 değirmen vs. bulunmaktadır (Cuınet Hendek'i köyleriyle birlikte ele almıştır). Hendek'in toplam nüfusunu 13.000 tahmin etmektedir. Bunun 8.000'i yerli (manav.f.t.), 25'i göçebe, 2.000'i yeni gelenler (Abhaz, Çerkez, Laz, Gürcü ve Balkanlardan gelen Türk muhacirler vs.f.t.), 300'ü Rum, 1.800'ü Gregoryan Ermeni'dir. 875 de Çingene göze çarpmaktadır.' (s.10)

    HENDEK-1890: HÜKÜMET KONAĞI AÇILIYOR

    Hendek, Rumeli ve Kafkasya'dan gelen göçmenlerin devletçe yerleştirildiği bölgedir. Bu nedenle Düzce ve Adapazarı'ndaki gibi ‘Sefine-i Nuh'u (Nuh'un Gemisi'ni) andırmaktadır. Hendek Osmanlı padişahlarının ilgi gösterdiği ayrıcalıklı merkezlerdendi. Bazı akrabalık nedenleri bunda rol oynamıştır. 1890'da yeni bir ‘Hükümet Konağı' inşa edilmiştir. Mürüvvet gazetesi, olayı şu şekilde okuyucularına aktarmaktadır: ‘Adapazarı nahiyelerinden Hendek'te Kaymakam Mecid Beyin önderliğinde, yeni yeni hükümet konağı, aralık 1890'da hizmete açılmıştır. Bu bina, Hendeklilerin mâli yardımları ile yapılmış, açılış töreninde Adapazarı Kaymakamı, mülkî erkân ve kalabalık ahali hazır bulunmuştur. Önce kurbanlar kesilmiş, bir hoca da duada bulunmuş, herkes ‘Padişahımız (II. Abdülhamit) için üç defa ‘Padişahım çok yaşa' diye bağırmışlardır.'

    HENDEK-1926: 4.000 NÜFUS

    1926 yıllığında şu bilgiler aktarılmaktadır: ‘1920'de Adapazarı'na bağlı bir nahiye iken, kazalığa yükseltilmiştir. 617 binası vardır. Köylerinin sayısı 65'dir. Türk Ocağı, Teyyare Cemiyeti (Türk Hava Kurumu), Hilal-i Ahmer (Kızılay) ve Himaye-i Etfal (Ç.E.K.) bulunmaktadır. Tütün tarımı yapılmaktadır. Bu nedenle tütünü meşhurdur, sığır, manda, beygir, merkep, katır, deve, keçi, koyun beslenmektedir. Sıtma ve verem hastalıklarına rastlanmaktadır. Denizden yüksekliği 75 metredir. Başpınar, Dereboğazı, Kemaliye ve Mahmutbey mahalleleri vardır. 800 hanede 4.000 nüfus barınmaktadır. (1915 tehcirinde Ermenilerin, 1921'da Adapazarı'nın Kurtuluşundan sonra Rumların bölgemizi terk ettiği düşünülürse, 1880'lerde 6.500 olan Hendek merkez nüfusunun 2.300 Ecnebinin gidişiyle 1926'da 4.000'e düşmesi normal kabul edilmelidir.f.t.) Hendek'e on beş dakika mesafede buhar ile çalışır bir kereste fabrikası vardır. Ormanlarında el ile işleyen hızar yerleri vardır.'(s. 11-12)

    HENDEK ÇEVRESİNDEKİ KUZULUK VE ÇALICA KALELERİ

    ‘Geyve Boğazı çıkışındaki –şimdiki adıyla – Adliye Kalesi Adapazarı ve Akyazı-Hendek taraflarının korunmasında rol oynamıştır. Regio Tersiya'daki (Bugünkü Büyükesence Köyü/Mahallesi f.t.) Hire Tepesi'ndeki istihkâm da Hendek ve Akyazı'yı güvence altına almaktaydı. Âb Sâfi ve Keremali Dağı zincirinin eteğinde ise zamanımıza gelebilen ve harabesi hâlen mevcut bir hisar da Akyazı'nın kaynaklarda bahsi geçen savunma yeri olmalıdır. Kuzuluk-Dokurcun yolu üzerindeki bu hisar, Hendek, Mudurnu ve Düzce'ye giden yolu kontrol altında tutmaktaydı. Osmanlı kaynakalrında; Kanunî devri öncesinde Akyazı-Hendek civarında olduğu belirtilen bir hisar daha mevcuttu. Tapu-Tahrir Defterinde bu yer için ‘Karye-i Çalıca (Çalıca Köyü), Karye-i Saruca (Saruca Köyü) ma'a karye-i Bergos der nezd-i Çalıca' denilmektedir. Şimdiki dile aktarıldığında ‘Çalıca köyü, Çalıca yanındaki Bergos köyü ile Saruca köyü'dür. Bergos, hisar-küçük kale anlamındadır. Kaynaklarda Burgaz da denilmektedir.' (S.12-13)

    KIZ KALESİ- KADİFE KALE – EĞRİDERE HİSARI

    ‘Akyazı'yı Efteni Vadisi Hendek ile Konurapa/Düzce Bazarı'na bağlayan yol üzerinde, Karadere yakınlarında iki kale daha vardır. Bunların ilki Kız Kalesi'dir.Hendek ile Kadife Kale arsındadır. Kilise Deresi ve düzlüğe hâkim noktadadır. Kadife Kale'ye bulunduğu yer itibari ile daha yakındır. Kadife Kale, eski Roma yolu üzerinde bulunuyordu. Bizans döneminde de Düzce Ovası'nın aynı zamanda Hendek-Akyazı vadisinin stratejik noktasında önem arz ediyordu. Kadife Kale, Karadere ile Muap Dede arasında, aksu Çayının akışta sağ tarafında dikmen-Kardüz zincirinin orta yükseklikteki tepesinde inşâ edilmiştir. Yığma taştan Horasan harcı ile inşâ edilmiştir. İklimi diğer yerlere göre her zaman ılımandır. Şimdiki orman içinde kaybolmuş hâldedir. Adapazarı'nın ve daha önce de Hendek'in büyümeye başlanması, burada Kızılahmedlilerin bir de kervansaray yaptırılması Bağdad veya Erzurum Caddesinin de kervanlar için önem kazanması, Anadolu trafiğinin kuzeye yönlendirilmesi ile sonuçlanmıştır. Uzun zaman güvenliliği süren yol ayanlar döneminde, XIX yy'da emniyetin bozulması, sık sık eşkiyalık hareketlerinin başlamasından dolayı, devlet, Hüsrev Paşa'nın da tavsiyesini dikkate alarak Eğridere Yolu üzerinde üç hisar yaptırdı. Eğridere Hisarı adını taşıyan yapı, eski hisarlara göre küçük fakat güvenlik için askerlere yeterli idi.' (s.12-13)

    FATİH SULTAN MEHMED DE HENDEK'TEN AMASYA'YA GİTTİ

    ‘Akyazı ve Hendek, İstanbul'u Anadolu'ya bağlayan ana yol üzerinde idi. Roma ve Bizans dönemine ait bilgiler azdır. Bu yol Ortaçağ'da 561'de Pontogephyra'nın (Adapazarı'ndaki Beşköprü'nün f.t.) inşasından sonra önem kazandı. Adapazarı ve Hendek'e uğramadan, şimdi Çarka üzerinden Akyazı'ya geliyor ve oradan da Efteniye/Aksu Boğazına doğru uzanıyordu. Kalelerin de bu yol üzerinde kurulduğu dikkati çekmektedir. Osmanlı Beyliğinin kurulmasında ve genişlemesi ile Bursa-İznik-Mekece-Geyve-Taraklı-Göynük-Mudurnu ve bolu yolunda gelişen ticaret yaz aylarında kuzeye kayıyor ve böylece Akyazı hattı işlerliğini arttırıyordu. Fatih Sultan Mehmed, bilindiği gibi Amasya seferi için Akyazı yolunu tercih etmiş ve bataklıktan yol almıştı. Kanunî Sultan Süleyman devrinde, XV.yy'da, İstanbul-İzmit-Bolu'dan geçen Bağdad-Basra, Amasya, Erzurum yolu geliştirildi. Sol kol da denilen yol, Kâtip Çelebi'nin kaydına göre Akyazı'nın dışta bırakıldığı çizgiden geçiyordu. XVI. Ve XVII. yy'da da geçerli olan yol budur.' (s.14)


    MENDERES'İN E-5'İ, TURGUT ÖZAL'IN OTOBAN'I

    ‘Ada köyünün büyümesi, Pazar yeri olması nedeniyle Sapanca'dan yol kuzeye yöneliyor ve Adapazarı'na uğruyordu. Adapazarı ile bataklık alanda Sakarya ve Mudurnu Suyu üzerindeki köprüler aşılıyor, Yağbasan ve Kargalıhan geride bırakılarak Hendek Kasabasına geliniyordu. Hendek'ten sonra yol güney-doğuya dönüyor, Eğridere vadisini takip ile Gümüşabâd/Kışla'da sona eriyordu. Ahalinin Bağdad Yolu diye isimlendirdiği bu yolda XIX. yy'da terk edildi. Devletin gayreti ile Adapazarı-Hendek ve düzce yolu, 1900-01 yılında, yeni bir geçiş hattına kavuşturuldu. Hendek – Nuhviran(Nüfren)-Gümüşabâd/Gümüşova ana yolu trafiğe açıldı. Ağaçtan ve taştan elli sekiz köprü inşa edildi. Adnan Menderes Hükümetinin (1950'lerde) gerçekleştirdiği E-5 yolu da Adapazarı-Hendek-Gümüşova-Düzce hattını takip etmiş, bu defa Adapazarı-budaklar-Çatalköprü-Yağbasan-Kargalıhanbaba-Hendek yolu ikinci dereceye düşmüştür. Turgut Özal Hükümeti esnasında da üçüncü yol sistemi geliştirildi ve trafiğin istifadesine sunuldu. Halkın ‘paralı yol' dediği otoban, Sapanca, Adapazarı, Akyazı, Hendek, Düzce diye kodlanmıştır.(1983-89) ' (s.15-18)


    -------------
    1) Enver Konukçu, 1944 Bolu doğumlu,
    2) Prof.Dr.Enver Konukçu, ‘Hendek – Tarihten Sayfalar', Hendek Belediyesi Kültür Yayınları, no:1, 2010,
    3) Rüştü Çürüksulu Hendek eşrafından Çürüksulu Ailesinden olup beyefendiliği ve silah koleksiyonu ile tanınır.
    4) A.g.e. s.V.,
     


Yükleniyor...
Similar Threads
  1. eFinity
    Yanıt:
    3
    Gösterim:
    8.842
  2. güngör
    Yanıt:
    18
    Gösterim:
    16.201
  3. jackal90
    Yanıt:
    0
    Gösterim:
    7.547
  4. mert kose
    Yanıt:
    47
    Gösterim:
    20.695
  5. emreaydin61
    Yanıt:
    7
    Gösterim:
    31.430
  6. gvnky
    Yanıt:
    39
    Gösterim:
    27.923
  7. serkan şen
    Yanıt:
    9
    Gösterim:
    28.740
  8. hasan110
    Yanıt:
    33
    Gösterim:
    15.354
  9. hasan110
    Yanıt:
    24
    Gösterim:
    8.243
  10. tkale
    Yanıt:
    0
    Gösterim:
    5.378

Bu Sayfayı Paylaş