faraklit
Ana Kamp
- Mesajlar
- 51
- Tepkime Puanı
- 1
<div class="bbWrapper">- Midas’ın Kulakları’ndan başlayalım mı?<br />
<br />
- Konularını Frigya mitologyasından aldığım bir üçleme: Midas’ın <br />
Kulakları, Midas’ın Altınları, Midas’ın Kördüğümü ayrı temaları <br />
işliyor, değişik tarihlerde yazıldı. Midas’ın Kulakları ilk oyunum. <br />
1959 yılında bir yarışmada birinci seçildi. Türkiye’de ve yurtdı-<br />
şında en çok sahnelenen oyunlarımdan biri oldu.<br />
<br />
- Bu ilk başarıyı nasıl yorumluyorsunuz?<br />
<br />
- Sanırım, oyunun görselliğe dayanması bunda rol oynadı. Şim-<br />
di İspanya’da nasıl karşılanacağını elbet merak ediyorum. Kral <br />
Midas’ın kulakları bilinen bir konu. Ancak ben mitosa kendi yo-<br />
rumumu getirdim: Masalda Tanrı Apollon Midas’ı eşek kulak-<br />
larıyla cezalandırır, masal orada biter. Oyunumuzda ise Midas <br />
bir süre sonra bu kulaklara alışır. Alışmanın ötesinde onları bir <br />
ayrıcalık, bir üstünlük olarak görmeğe başlar. Bir anlamda tan-<br />
rının cezasını hiçler. (Aşağılık kompleksinin güce dönüşmesi). <br />
Artık kulaklarını gizlemek şöyle dursun onları halkın karşısın-<br />
da törenle sergilemeğe kalkışır. Apollon eşek kulaklarını geri <br />
alarak onu yeniden cezalandırır. Halk, bu kez Midas’ın insan <br />
kulaklarını yadırgar, alay eder. Kısaca, değerlerin göreceliği, <br />
halkın kaypaklığı!<br />
Bu söyleşi, Madrid’deki Asociación <br />
de Directores de Escena de España <br />
Yayınlarının Literatura Dramática <br />
serisinde Midas’ın Kulakları ’nın <br />
İspanyolca çevirisiyle birlikte <br />
yayımlanmak üzere yapıldı.<br />
“Tiyatro, insan yaşamına <br />
bütünlük verme çabası”<br />
<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, <br />
<br />
- Oyunlarınızda görselliğe önem veriyorsunuz.<br />
<br />
- Tiyatro sözcüğünün kökeninde görme fili var. Oyunun görsel <br />
olması onun doğası gereği. Bu işin ABCsi. Oyun kişileri sah-<br />
ne üstünde sürekli konuşuyorsa - o konuşmalar nice ilginç de <br />
olsa - böyle bir oyun görsellikten yoksundur.<br />
<br />
- Diğer yandan tiyatronun yazınsal bir tür olduğunu düşünü-<br />
yorsunuz. <br />
<br />
- Tiyatro oyununun iki yaşamı var. Sahne üstünde seyredildiği <br />
gibi kitap olarak da okunabilmeli. Tiyatro edebiyat değildir di-<br />
yenler çıkıyor. Ben tiyatronun saygın bir edebiyat türü olduğu <br />
inancındayım. Ülkemizde oyun okuma alışkanlığı yok.<br />
- Bu söylediğiniz diğer ülkeler için de geçerli değil mi… Ge-<br />
lelim tiyatro dilinize?<br />
- Oyunlarımda serbest nazım kullanıyorum. Buna ‘ritmik dil’ de <br />
diyebiliriz. (Düzyazının da bir ritmi vardır.Ya da olmalı). Söyle-<br />
meye gerek yok, manzum sözcüğü ille şiir anlamına gelmez. <br />
Oyunun her geçiti, sahnesi elbet şiir değildir ancak kimi sah-<br />
nelerde şiire dönüşebilir. Elimizde bir kafes var, kapısını açık <br />
bırakıyoruz. Kuş içine girerse ne ala! <br />
<br />
Öte yandan manzum tiyatro yazıyorsun, içinde hiç şiir yok! Yani <br />
kafes boş. Bu elbet hüzün verici bir durumdur. <br />
<br />
Şiiri, süslü bir dil anlamında almıyoruz. Tiyatroda şiirin bir işlevi <br />
olmalı. Sözcük tutumluluğu bunlardan biri. Düzyazıyla anlatıl-<br />
ması uzun sürecek bir yaşantı bir çırpıda şiirle verilebilir. Bir <br />
düşüncenin anlatılmayıp imgelerle görselleşmesi, duyguya dö-<br />
nüşmesi şiir diliyle olabilir. Bir örnek vereyim. Ak Tanrılar (Mok-<br />
tezuma) tragedyasında Moktezuma ölüm döşeğinde şu dizeleri <br />
mırıldanır: <br />
güngör dilmen’le söyleşi131<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
Yedi uçurumu nasıl geçeceğim? <br />
Yedi çölü nasıl geçeceğim? <br />
Dokuz denizi nasıl aşacağım bir başıma? <br />
Bir köpek bile yok yoldaşlık etsin bana. <br />
Yıldız külleri dökülüyor alnıma <br />
Belli, benimle birlikte bir evren dağılmada<br />
Bu sahnede Moktezuma bir benzetme yapmıyor. Süslü bir dil <br />
kullanma gibi bir amacı yok. Ölümden sonra aşması gereken <br />
engellerin dehşetini sayıklıyor. Kendi kişisel ölümünü göksel bir <br />
olay olarak algılıyor. Çağdaş seyirci sanırım hakanın bu sözleri-<br />
ni şiirsel bir görünç (= vision) olarak algılıyor. <br />
<br />
Şiir elbet bir dil olgusudur, tiyatroda da şiir dilde başlar, söz-<br />
cüklerle oluşur. Ancak bana göre tiyatro şiiri sözcüklerden iba-<br />
ret değildir. Ne diyeyim bir sahne gereci, bir branda bezi, bir <br />
eşya parçası, bir renk uyuşumu ya da zıtlığı, beklenmedik bir <br />
ses sahnede tiyatro şiirini yaratabilir. <br />
<br />
Midas’ın Kulakları’nda şarkılar, danslar var. İşin içine müzik ve <br />
koreograf giriyor. Bu ancak manzum bir oyun olabilirdi. <br />
<br />
Bir elips nasıl iki merkezli ise bizim oyun da iki temalı. Biri öbü-<br />
ründen kaynaklanıyor ama Midas ile Berberin dramları biraz <br />
farklı. <br />
<br />
Oyunu yazdıktan yıllar sonra, Berberin kuyuya seslenme sah-<br />
nesinde Freud’un bilinçaltı kuramını görür gibi olurum. Tabii, <br />
bu bir çağrışım. Berber, Midas’ın gizini kuyuya seslenerek bir <br />
anlamda bilinçaltına gönderiyor. Kuyunun suları yeraltı sula-<br />
rına karışıyor, oradan gidiyor gidiyor sazların boy attığı bir ba-<br />
taklığa. Sazlar gizi içlerinde tutamayıp yel estikçe sesleniyor. <br />
Bastırılmış, itilmiş duygular bir süre sonra hiç beklenmedik bir <br />
biçimde yüzeye, bilince fışkırıyor. Bunu niye söylüyorum? Bu <br />
sahnede kuyu yankımaları, su şıpırtıları, ve sazların görselliği <br />
ile, sözcüklerin dışında sahnede bir tiyatro şiiri yaratılabilir. <br />
<br />
Tiyatro şiiri sahne üstünde kaba gerçekçilik adına harcanma-<br />
malı. <br />
<br />
güngör dilmen’le söyleşi132<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
Bir anı: Yale Drama Okulu’ndayız. Bir Yaz Gecesi Rüyası sah-<br />
neye konuyor. Sahne tasarımcısı sahneyi yeşil halılarla döşüyor. <br />
Dediğim bu 1961 yılı. Anlaşılan o yıllar bu malzeme de tiyatro <br />
dekorunda bir yenilikti. Yüzde yüz gerçekçi ot, çimen! Titania <br />
kıvrılıp üstünde uyuyacak. Kısacası sahne tasarımcısı gerçekçi <br />
olayım derken Shakespeare’in şiirini katlediyordu. Ozan o boş <br />
sahnede dekoru, oyunun atmosferini, günü geceyi şiiriyle ya-<br />
ratıyordu.<br />
- Midas’ın Kulakları opera da oldu.<br />
- Aynı metin opera librettosu oldu. Oyunun manzum oluşu, kısa <br />
dizelerle yazılmış olması bestelenmesini kolaylaştırdı. Besteci <br />
Ferit Tüzün’le iyi anlaştık. İkimiz de operayı sevmiyorduk. Orta-<br />
ya bir müzikli oyun çıktı. <br />
<br />
Operaya gitmek, o şaşaalı - hantal dekorlar, görkemli giysiler <br />
bana göre değil. Hep sade, yalın bir sahne düşünürüm. Göze <br />
çarpmama düzeyinde işlevsellik en etkili sahne tasarımıdır. <br />
Seyircinin dikkatini oyunun teması dışına çekmeyen, gereksiz <br />
çağrışımlarla algılamayı bulandırmayan bir sahne tasarımı. <br />
<br />
Öte yandan kimi duyguları, diyelim şehvet, nefret. ezgiye dö-<br />
nüşmüş insan sesi kadar hiçbir ifade türü veremez. Örneğin <br />
Don Juan, Carmen, Faust operaları.<br />
- Oyunlarınızda ağırlıklı olarak mitolojik ve tarihi konular <br />
kullanıyorsunuz. Bu konuları dramatik malzemeye dönüş-<br />
türme sürecinizden söz eder misiniz?<br />
- Bütün mitoslarda dram vardır. Tarih olayları için de aynı şey <br />
söylenebilir. Önemli tarih olayları dramatiktir. Tarih bilimsel bir <br />
bilim değil. Yani hem bilim hem değil. Nasıl oluyor? Tarih bir <br />
yorum-bilim. Tarih oyunları da kritik durumlarda bütün toplumu <br />
etkileyecek bir karar verme, bir eyleme girişme sürecinde o ki-<br />
şilerin iç dünyalarına inme çabası. Sözün kısası psikoloji. Ben <br />
tarih olayları içinde de mitolojide de insanı arıyorum ve bunda <br />
güngör dilmen’le söyleşi133<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
coğrafya, ülke ayrımı yapmıyorum. Şairimiz Tevfk Fikret: “Vata-<br />
nım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer” demiş. (vatanım yeryüzü <br />
milletim insanlık) Ben de o meşrebtenim. Ülke ve millet ayrımı <br />
yapmadan insanı arıyorum. İşte bu nedenle oyunlarımdan biri, <br />
Canlı Maymun Lokantası, hiç gitmediğim Hong Kong’da geçi-<br />
yor. Aynı özgürlük duygusuyla İspanyol-Meksika tarihine de <br />
eğildim: Ak Tanrılar (Moktezuma) tragedyasını yazdım. Oyunu <br />
yazarken hem İspanyol hem Meksikalı oldum. Bu tragedyada <br />
tarih ile mitologya içiçe. Yeni kıtada - kime göre yeni? - İspan-<br />
yol conquistadorlar ile Meksika kralı Moktezuma’nın karşılaş-<br />
ması. İki uygarlığın çatışması. Sürgüne gitmiş, yeniden gelmesi <br />
beklenen tanrı Quetzalcoatl (=Tüylüyılan) mitosu, tragedyanın <br />
eksenini oluşturuyor. <br />
<br />
Ben, Anadolu adlı üçleme de, mitolojik kadın kahramanlarla <br />
başlıyor (Tanrıça Kübele, Hekabe, Andromakhe, Niobe, Oeno-<br />
ne, Efes Artemis’i vb., tarihsel kadın kahramanların dramıyla <br />
devam ediyor: (Meryem Ana, Bizans İmparatoriçesi Theodora, <br />
kadın tarihçi Anna Comnena, Osmanlı Kadınları) Trilogyanın <br />
üçüncü oyununda ise Cumhuriyet’in kuruluşundan (1923) bu <br />
yana değişik kadın portreleri var. Öte yandan Kurban, Can-<br />
lı Maymun Lokantası, Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını, <br />
Küp Hamit, Ayak Parmakları v.b. gibi oyunlarım sanırım ayrı bir <br />
küme oluşturuyor. Diyelim, benim uydurduklarım. Konularını <br />
yakın Türkiye tarihinden aldığım oyunlar var ki (İttihat ve Terakki, <br />
Devlet ve İnsan Mithat Paşa, Bizans 1919) bunlar hep düzyazı. <br />
Konu gündelik yaşamı, gerçekçiliği gerektiriyorsa oyun düzyazı <br />
oluyor. <br />
- Sizi fantastik, gerçeküstü diyebileceğimiz oyunlara yönel-<br />
ten ne peki?<br />
- Çok doğal çok sıradan olan şeyler beni kimi zaman şaşırtabili-<br />
yor. İlk gençliğimde bir gün sedire uzanmış yatıyorum, batta-<br />
niyenin öte ucundan çıkan çıplak ayak parmaklarım bana çok <br />
garip, gülünesi gelmeğe başladı. El parmaklarıma hiç benze-<br />
miyorlardı! Kendi gövdemin doğal bir parçasını yadırgıyordum. <br />
Ayak Parmakları diye o kısa oyunu yazdım. İnsanoğlu kendi <br />
güngör dilmen’le söyleşi134<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
gövdesinin bir bölümünü yadırgayabiliyorsa, kendine yaban-<br />
cılaşabiliyorsa ötesini siz düşünün. Bu ruh haline ‘alienation’ <br />
(Alm. Verfremdungseffekt) dendiğini çok sonra öğendim. Yani <br />
dolaysız olarak önce kendim yaşadım. <br />
<br />
1961 yılında Amerika’da Hong Kong’lu bir üniversite öğrencisi <br />
o ülkede canlı maymun beyinlerinin yendiği özel lokantalardan <br />
söz etmişti. Görüntü çivi gibi beynime saplandı, acı veriyordu. <br />
Ondan kurtulmak için bu oyunu yazdım diyebilirim: Balaylarını <br />
Hong Kong’da geçiren Mr. ve Mrs. Jonathan bu değişik lezze-<br />
ti tatmak için lokantaya gelirler. Özellikle Bayan Jonathan çok <br />
heyecanlıdır. Beynini yiyecekleri maymuna da çok acır. Aksilik <br />
bu ya servis edilecek maymun kaçar, bir yedeği de yoktur. O <br />
sırada lokantada bulunan Çinli şair Wong, kendi beynini önerir. <br />
Uygarca, centilmence bir pazarlıktan sonra anlaşırlar. Yale Üni-<br />
versitesinde o yılların ünlü tiyatro otoritesi, hocam Prof. John <br />
Gassner sınıfta okudu. “A potic tour de force” diye niteledi. <br />
Fulbright bursumu bir yıl daha uzattılar.<br />
- Tiyatro eğilimleriniz, anlayışınız?<br />
- Hiçbir akıma, modaya kapılmadığımı söyleyebilirim. Oyunlarım <br />
sahnelenmeye başladıktan sonra Brecht’in ‘epik tiyatro’ akımı <br />
Türkiye’ye bir fırtına gibi girdi. İlerici tiyatro yalnız epik olmalıy-<br />
mış! Ben buna hiç inanmadım. Bizdeki ‘toplumsal gerçekçilik’ <br />
akımı için de aynı şeyi söyleyeceğim. Bakın bugün adı bile anıl-<br />
mıyor. Bu dalgalara kapılmadım. Şimdi de yazarsız tiyatro akı-<br />
mı çıktı. Ortada bir yazarın oyunu yok. Yönetmen efendi ordan <br />
burdan fkirler yürüterek sahnede bir olay yaratmaya çalışıyor. <br />
Görelim yazarsız tiyatro akımı nice sürecek ? Sinema yönet-<br />
meni elbet o yapıtın baş yaratıcısıdır. Ne var ki aynı şey tiyatro <br />
için geçerli değil. Burada o yazar tanımayan yönetmenin dramı <br />
yatıyor. <br />
<br />
İnsan yaşamının şekilsiz, amorf bir akışı var (panta rhei = her-<br />
şey akıyor). Benim için tiyatro insan yaşamına bütünlük verme <br />
çabası.<br />
güngör dilmen’le söyleşi135<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
- Zengin bir geleneksel tiyatromuz var.<br />
- Var.<br />
- Geleneksel tiyatromuzun ihmal edildiğini düşünmüyor <br />
musunuz?<br />
- Siz 150 yıl önceye gidin, öyle sorun bu soruyu. Türk tiyatro-<br />
sunun kurucularından Şinasi Efendi, Ahmet Vefk Paşa, Güllü <br />
Agop, Ahmet Fehim, Mınakyan ve arkadaşlarına sorun. Niye <br />
geleneksel tiyatromuza eğilmediler de Batı tiyatrosunu örnek <br />
aldılar? Ahmet Vefk Paşa niye Karagöz, ya da Ortaoyununu <br />
geleneğinden yola çıkmadı da Moliere’den uyarlamalar yaptı? <br />
Bizim Ermeni sanatçılar niye tragedyaya eğildiler? Gelenek <br />
sözcüğünü ben hep kuşkuyla karşılarım. Zengin bir tiyatro <br />
geleneğimiz var. Ancak şu soruyu da siz yanıtlayın: İtalyan ti-<br />
yatrosunun bir komedya dell’arte’si var. Bu gelenek yazarların <br />
kalıcı yapıtları ile doruğuna erişmiştir. İşte Goldoni. Şimdi aynı <br />
paralelde konuşalım. Bizim geleneksel tiyatromuz Karagöz, <br />
Ortaoyunu’nun da yazarların elinde kalıcı oyunlara dönüşmüş <br />
klasikleri olmalıydı. Ama yok. Geleneksel tiyatronun hesabı <br />
yüzyıllar sonra sorulmaz.<br />
- Hesaplaşmanın zamanı olmaz. Siz geleneksel tiyatromuz-<br />
dan ne ölçüde yararlandınız?<br />
- Şu elinizdeki oyunda geleneksel tiyatromuzdan nasıl yararlan-<br />
dığımın somut sahneleri var. Frigya Kralı Midas eşek kulakla-<br />
rıyla kendi kişisel dramını yaşarken bu dram halkın gölge ti-<br />
yatrosunda bir farsa dönüşüyor. Midas da seyirci olarak halkın <br />
arasına katılıp kendi halini bu kez halkın gözünden seyrediyor. <br />
Yani ayni anda iki ayrı görüş açısı var. Dram ve fars çakışıyor. <br />
Ben bu oyunda geleneksel tiyatromuzdan işlevsel olarak yarar-<br />
landığımı sanıyorum. <br />
<br />
Türkiye’de geleneksel tiyatro konusunda en yetkili kişi, Metin <br />
güngör dilmen’le söyleşi136<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
And bakın ne diyor: “Dram geleneğimiz yok”. Özünde dram <br />
olmayan bir gelenekle dram sanatı yapılamaz. Ah, Metin And, <br />
sen bu sözü niye söyledin? <br />
<br />
Dönelim şu elinizdeki oyuna. Geleneksel tiyatromuzdan sahne-<br />
ler var. Midas’ın dramı gölge perdesinde farsa dönüşüyor. Mi-<br />
das düşürüldüğü gülünç durumu tiyatroda izliyor. Biz seyirciler <br />
de bu içiçe geçişi seyrediyoruz. Demek daha ilk oyunumda <br />
geleneksel tiyatromuzdan yararlanmışım ancak onda kalamaz-<br />
dım. <br />
<br />
Bir yöntem ancak işlevi olunca kullanılmalı. <br />
<br />
Siz bu soruları bana şu Kuzguncuk’taki evimde soruyorsunuz. <br />
Karagöz’ün Filozofuğu (Finkelism) diye bir gölge oyunum var. <br />
Bu evde geçiyor. Tam bitmedi bile. Gölge oyunumda ‘Finkelism’ <br />
diye yeni bir felsefe ortaya oyuyorum. Şaka değil. Halkının yüz-<br />
de şu kadarı (Bunu Aziz Nesin’e sorun) aptal olan bir ülkede o <br />
halkın konukseverliğini sömürme felsefesi. Dram: insan sıcaklı-<br />
ğının, komşuluk güzelliğinin sömürülmesi. <br />
<br />
Karagöz’ün atalardan kalma mimarisi özgün, soylu, ama köh-<br />
nemiş bir köşkü vardır. Finkel ailesi bu köşkün bir iki odasına <br />
yerleşmek ister. Komisyoncu Hacivat: “bunlar Avrupalı, yüksek <br />
kültürlü, uygar kişiler” telkiniyle Karagöz’ü razı eder. Finkel ai-<br />
lesi köşkün bir iki odasına yerleşir. Bayan Finkel bir ruh terzi-<br />
sidir, büyülü bir aynası da vardır. Türk müşterilerinin ruhlarını <br />
kesip biçerek, düzelterek fazlalıklarını atıp eksikleri ekleyerek <br />
onları Avrupalılaştırır, sonucu da aynasından onlara seyretti-<br />
rir. Müşterileri, Avrupalı olmaya can atan okur yazar ve elbet <br />
zengin takımdandır. Bay Finkel, bir gün Karagöz’e “I want to <br />
buy you out” der. Karagöz az buçuk gavurca biliyor. ancak <br />
bu “buy out” filini ilk defa işitmektedir. Kendi dilinde, kültürün-<br />
de yoktur. Sonda Finkeller köşkü tümüyle ele geçirir, kendine <br />
benzetir, Amerikanvari, ya da Avrupai bir apartmana dönüştü-<br />
rür. Karagöz’de kendini eski sevgili evinin önünde kapıcı olarak <br />
bulur. <br />
<br />
Anlaşılacağı gibi bu oyun bir anlamda Türkiye’nin Avrupa’ya <br />
yanaşma çabasının bir komedyası. (İnşallah böyle olmaz. An-<br />
güngör dilmen’le söyleşi13<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
cak benim inancımda İnşallah, Maşallah yok.) Koca bir köşkü <br />
tiyatro sahnesinde kuramayız. Bu oyuncuğu ancak bizim ge-<br />
leneksel tiyatromuz çerçevesinde, gölge tiyatrosu tekniği ve <br />
espirisiyle yazabilirdim. Karagöz perdesinde bizim son derece <br />
güzel naif , çok renki göstermelikler, tasvirlerimizle bu absürd <br />
sahneler gerçekçi biçimde sahnelenebilir. <br />
<br />
İçkide alkol neyse tiyatroda dram odur. Üzümsüz şarapsız Di-<br />
yonisos olmaz. Halis Rioja şarabımız var ama alkolsüz! Böyle <br />
tiyatro olmaz. Brecht’in dramatik tiyatro karşıtlığı bana göre bir <br />
saçmalıktır.<br />
- Birçok oyununuz İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yaban-<br />
cı dillere çevrildi, yurt dışında sahnelendi. Örneğin 1990 <br />
yılında Kurban Avignon Festivalinde sergilendi. Siz de An-<br />
tigone, Persler, Kral Oidipus, Bakkhalar gibi tragedyaları <br />
eski Yunanca aslından Türkçe’ye çevirdiniz. Çevirmek ve <br />
çevrilmek konusunda ne söylemek istersiniz?<br />
- Basmakalıp bir cümleyle başlayalım: Bir oyunu çevirirken ya da, <br />
sahneye koyarken onu daha iyi anlayabiliyoruz. Ya da anladı-<br />
ğımızı sanıyoruz. Aiskhülos’u, Sofokles’i, Euripides’i aslından <br />
çevirirken tiyatronun kaynağına gider gibi oluyorum. Benim için <br />
de bir tören gibi birşey bu. İğneyle kuyu kazmak deriz ya, öyle. <br />
Biraz mazoşizm var işin içinde.<br />
- Mança’lı Şövalye müzikalini Türkçe’ye çevirdiniz.<br />
- Mança’lı Şövalye, gerçekten güzel bir müzikal. Severek çevir-<br />
dim. Ankara Devlet Tiyatrosunda esaslı bir kadro ile oynandı. <br />
Çeviri diye sordunuz. Şimdi tek bir dizenin çevirisinde yaşadı-<br />
ğım gülünesi durumu anlatayım. <br />
<br />
Korepetitör mi diyorlar işte o piyanoda, oyunun şarkılarını ge-<br />
çiyoruz. Sözler melodiye oturuyor mu diye kulaktan denetliyor. <br />
Şarkı sözleri hecesi hecesine müziğe uyacak, vurgular da yerli <br />
yerinde olacak. Yani prosodi. O çalıyor ben şarkıları söylüyo-<br />
güngör dilmen’le söyleşi13<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
rum. Arada bir odanın kapısı açılıyor, kim bu operadaki yeni <br />
ses diyen şaşkın bakışlar! Ha, bu arada öğreniyorum ki Devlet <br />
Tiyatrosu kadrosunda İngilizce bilen bir görevli de bu müzikali <br />
çevirmeye talip. Ancak copyright bende. Çeviride yanlışlar bu-<br />
larak beni ıskarta etmek istedikleri belli oluyor. İyice canım sıkı-<br />
lıyor. <br />
<br />
Şimdi Mambrino şarkısındayız. <br />
The golden helmet of Mambrino = Altın tolgası Mambrino’nun <br />
Müzikte ‘Mam- briiiii - no’ kesintisiz olarak tınlıyor. sonunda <br />
bir ek yok. Türkçede ise ‘nun’ eki gerekli. Ne olacak? <br />
<br />
- Bestenin bir notası haffçe değişecek. <br />
- Müzikte tek nota değişmeyecek. Anlaşma böyledir. <br />
- Ama burada dil uyuşmazlığı var. Notada küçük bir değişiklik <br />
gerekli. <br />
<br />
Piyanocu çözümü buldu: <br />
- ‘nun Mambrino’ dersin. <br />
- Olmaz!. <br />
- O zaman oyunu başkası çevirir! <br />
- .( buraya dilediğiniz küfrü koyun) <br />
<br />
Çıngar çıkmış, ayağım suya ermişti. <br />
O gece oturdum oyun şarkılarının mümkün olabilecek bütün <br />
değişkelerini (varainte) yazdım. Yani, çeviri olasılıklarını tüket-<br />
tim. Pek de zor değil. <br />
<br />
Yukarıdaki o tek dizeye gidelim. İkinci şık: <br />
- “Altın mihveri Mambrino’nun”. <br />
<br />
Bir üçüncü çeviri sadece olanaksız. Altını gümüş yapamazsın, <br />
tolgayı da şapka. Tolga mihver olabilir ama ‘tolga’ ağız açık <br />
tınlıyor. Mihver’de ise ağız büzülüyor. Hem de Türkçe değil. Er-<br />
tesi gün Amerikalı yönetmen Todd Bolender’e, şarkı çevirilerini <br />
verdim. Benim çevirim bu. Her bir dizenin değişkeleri de var. <br />
“Başka biri benim çevirimi kullanacak olursa dava açar oyunu <br />
kaldırtırım” dedim. Zeki adam ‘Çeviri tükenmesini’ bir bakışta <br />
anladı. Şarkıları bu kez Bolender ile geçmeğe başladık. Benim <br />
de sesim iyice açıldı. Meğer şarkı söylemek ne güzel şeymiş. <br />
güngör dilmen’le söyleşi13<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
Burada şunu söyleyim: Müzikalin copyright ajansı (ONK) Os-<br />
man Nuri Karaca çok sağlam durdu. Kaç yıllar sonra ona yeni-<br />
den teşekkür ederim.<br />
- Cervantes’ten başka hangi İspanyol yazarlarla ilgilendi-<br />
niz?<br />
- Cervantes’ten sonra Unamuno’yu okudum. Bizde ilkin kısa <br />
öyküleri çıkmıştı. Yaman Adam. Bu öyküler o gün bugün bel-<br />
leğimde kıpraşır durur. Kitaplığımdaki Unomuno’nun Trajik <br />
Görüş’ünü (İngilizce) yeniden okudum. (Sizin iyi bir öğrenciniz <br />
olduğumu kanıtlamak için.) Yine çok etkilendim. ancak bu kez <br />
Unamuno’nun katolikliği benim Dionüsos inancımla fena halde <br />
çatıştı: Dinci bir kişinin trajik bir dünya görüşü olabileceğine <br />
inanmıyorum. Trajik görüş bana göre ateistlerin dünya görüşü <br />
olabilir. İnanan kişinin elinde sağlam bir sigorta poliçesi var: <br />
Ölümden sonra ruhun sonrasızlığı. Öte dünya onu bekliyor. <br />
<br />
Yeryüzünde sadece iki insan ırkının varlığına inanıyorum.<br />
- Irk mı?<br />
- Irk deyince irkildiniz! <br />
<br />
Ancak benim ırk ayrımımın soy sop, genler, deri rengi, kafatası <br />
biçimiyle bir ilgisi yok. Dahası, bir ırktan öbürüne yatay geçiş <br />
de yapılabiliyor. Öyle bir kolaylık da var.<br />
- Neymiş, kimlermiş sizin iki ırkınız?<br />
- İnananlar - İnanmayanlar. <br />
<br />
Bu iki insan türü arasında tam bir uçurum var. Ateistin öte dün-<br />
ya umudu yok. (Tanrıtanımaz sözcüğü ateist sözcüğünü tam <br />
karşılamıyor) Gereksinimi de yok. Öte dünyada bir ozan şiir <br />
güngör dilmen’le söyleşi140<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
yazamıyorsa, ben yeni oyunlar yazamıyorsam cennetin Tuba <br />
ağaçları, Kevser şarapları beni kesmez. Gelmiş geçmiş yalvaç-<br />
lar insanoğlunu gerçek trajik olandan kurtarmaya çalışırlar.<br />
- Sizin yazarlık serüveniniz nasıl başladı?<br />
- 18 yaşımda uzun manzum masalım Mavi Orman ile başladım. <br />
Bir türlü bastıramıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’na gönder dedi-<br />
ler. “Yayımlanması dileğiyle.” diye ekte bir dilekçeyle gönder-<br />
dim. Aylar sonra bir cevap geldi: “Eserinizi önce kitap halinde <br />
bastırın, sonra bize gönderin, inceleyelim!”<br />
- Çeşitli Kurumlarda tiyatro dersleri verdiniz. <br />
- 1980 yılında askeri darbeyle İstanbul Şehir Tiyatroları’ndaki <br />
işimize son verildi. Eskişehir Anadolu Üniversitesinde mitoloji <br />
dersleri vermeğe başladım. Bunu Boğaziçi Üniversitesi, İstan-<br />
bul Üniversitesi Konservatuarı, Müjdat Gezen Sanat Merkezi, <br />
ve yeniden Anadolu Üniversitesi’ndeki tiyatro derslerim izle-<br />
di. Öğretmenlik ek bir uğraşım oldu. Bu işimi çok seviyorum. <br />
Gençlerle birşeyleri paylaşmak beni yazarlığın yalnızlığından <br />
da kurtarıyor.<br />
- Oyun yazarlığınızın yanısıra ışık tasarımcılığı, dramaturg-<br />
luk ve yönetmenlik yaptınız.<br />
- Amerika’da Yale Üniversitesi’nde sahne ışığı öğrenimi gördüm. <br />
Dönüşte İstanbul Şehir Tiyatroları’ında oyun okumacılığının ya-<br />
nısıra ışık tasarımcılığı da yaptım. Hele Rumeli Hisarı’ndaki açık <br />
hava temsillerinde Hamlet, Coriolanus gibi oyunların ışığı güzel <br />
anılarım arasında. <br />
<br />
Deniz kenarındaki Sarıca Paşa kulesi dünyanın en güzel Elsino-<br />
re şatosu. Hamlet’in babasının hortlağı kulenin üstünde görü-<br />
nüyor. Çok etkileyiciydi. <br />
güngör dilmen’le söyleşi141<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
Hamlet tragedyasının mezarlık sahnesindeyiz. Ofelya’nın tabu-<br />
tu geliyor. İçinde Ayla Algan. Tam o sırada bir Ağustos sağa-<br />
nağı boşandı. Benim ışık aygıtlarımın lambaları bombalar gibi <br />
patlamağa başladı. Dehşetli bir ışık ve ses etkisi. O sahneye de <br />
çok yakıştı. Hamlet’in acısı, Doğa’nın öfkesi, rahmeti içiçe. Tam <br />
Shakespeare’e layık bir sahne. Muhsin Bey de çok heyecanlı. <br />
Ben ışık ustası, doğanın yardımıyla harikalar yaratıyorum. <br />
<br />
Yağmur yağabilir, ama oyun devam ediyor.! Seyirci de ıslanı-<br />
yor ama kaçmıyor. Ona da bravo. Ama az sonra ? Ofelya’cığın <br />
tabutu yağmurla dolmaya başladı. Ayla önce soluğunu tuttu, <br />
derken az bir debelendi. sonra can havliyle tabutun içinden <br />
fırladı.<br />
- Altı arkadaş bir yayınevi de kurdunuz.<br />
- Amacımız kendi kitaplarımızı yayımlamak. Tiyatro kitaplarının <br />
satılmıyor diye adı çıkmış. <br />
<br />
Altı arkadaş Şiir - Tiyatro yayınevini kurduk. Kimler? Orhan <br />
Asena, Tahsin Saraç, Ioanna Kuçuradi, Talat S. Halman, Yüksel <br />
Pazarkaya ve ben kendi kitaplarımızı yayımladık. <br />
<br />
Bana öneri Orhan’dan geldi: <br />
- “Batak bir işe var mısın? <br />
-Ben seninle her batak işe varım”. <br />
<br />
Sevgili yayınevimizin aramızdaki adı Batak Yayınevi kaldı. Ama <br />
kimseyi batırmadı. Ne kaydı vardı ne kuydu. Aramızda ne bir <br />
anlaşma imzaladık, ne birbirimize hesap sorduk, Tahsin Saraç <br />
Ankara’da, başı o çekiyordu. Onun ölümüyle yayınevimiz de <br />
son buldu. Bakın, ben bu sözü söylüyorum, Yüksel Pazarkaya <br />
ve Talat Halman arkadaşlarımla karar veriyoruz bizim Şiir - Ti-<br />
yatro ya da Batak yayınlarını yeniden canlandırmağa.<br />
- Türk tiyatrosu nereye gidiyor?, dünya tiyatrosu nereye gi-<br />
diyor?<br />
güngör dilmen’le söyleşi142<br />
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 20:2005 • ISSN: 1300-1523<br />
- Bir yerden bir yere gittiğini sanmıyorum. Tiyatro bilim değil, <br />
teknoloji değil, sürekli bir gelişmeden söz edilemez. Bu, bütün <br />
sanatlar için geçerli. Resim nereye gidiyor, müzik nereye gidi-<br />
yor? Değişik denemeler yapılıyor, kimi yapıtlar o ürkünç akışı <br />
(panta rhei) kendi süresi içinde durdurabiliyor.<br />
- Tiyatronuz günümüz seyircisinin beklentileriyle örtüşüyor <br />
mu?<br />
- Bugünün seyircisi tek yargıcı değil. Televizyon dizileri - ki elbet <br />
onlar da olacak - tiyatro oyunculuğunu bizde çok yozlaştırdı<br />
- İspanyol okuyucusuna / seyircisine son ne diyeceksiniz?<br />
- Temel’i idama mahkum etmişler, son ne söyleyeceğini soruyor-<br />
lar: “Ha bu bana ders olsun!” demiş. Öyle bir duruma düşer-<br />
sem ben: “İspanyolca öğrenmek istiyorum” diyeceğim.<br />
Çocukluğumda annemin yaptığı pandispanya <br />
idi o lezzetin adı <br />
mahzun yüzlü şövalyeye dönüştü <br />
ve kaç yüzyıl sonra Saura <br />
<br />
Sokakta görürseniz, çok selamlar <br />
Lorca’ya, Unomuno’ya <br />
ben biraz da onların şevkiyle çıkmışım yola <br />
‘Bilirim de yollarını <br />
varamam Kurtuba’ya’ <br />
Aunque sepa los caminos <br />
Yo nunca llégaré a Córdoba <br />
<br />
Selam bu oyunu okuyan İspanyol’a <br />
ve de ona geçmiş ola! <br />
Sürçü lisan ettiysek affola! <br />
<br />
Mukadder <br />
Yaycıoğlu</div>
