zeytin
Ana Kamp
ANADOLU…
Gizemli coğrafyası ve nüshalara sığmayan envanterleri ile kaşiflere çok farklı keşif olanağı sağlıyor. Burası uygarlıklar beşiği, Mezopotamya’nın varlığını sergilediği yer, Anadolu.
Çeşitli isimlerle anılmıştır bu yarımada. Bu isimler; Anadolu, Ön Asya, Küçük Asya ve Anatolia olarak karşımıza çıkar. Antik çağlarda anılan Anatolia ismi “güneşin doğduğu yer” manâsına gelmekte, kökeni Grekçe, Latince’si ise Asia Minor’dür.
Anadolu’nun mitolojik geçmişi Hitit, Frig ve Urartu efsaneleri ile bezelidir. Homeros’un İlyada destanı, Dede Korkut hikâyeleri, yaşanmışlıkların ve hayâl güçlerinin birleşkesi olarak türemiştir bu topraklarda. ”Bin tanrı ili”, inançların harmanlandığı, erenler diyarı. Kavuşulmayan sevda masallarına kavuştaklar düzülmüş mekân.
Her doğan yeni kültür anlayışı, coğrafik yapıya uyum sonucunda doğmuştur. Yedi farklı iklim ve coğrafik özelliklere sahip Anadolu’da, yedi farklı temel kültürün de var olduğunun kanıtıdır. Yaşayan nüfusun yaşadıkları coğrafyaya nüfuz etme hali ile aidiyetlik sağlanır. Yakup Kadri, ”Ankara”adlı romanında; “Anadolu, şatafatın, gösterişin, reklâm ve palavraların hiç geçmediği bir diyardır”der. Anadolu insanı doğasının saflığı kadar temiz, toprağının verimliliği kadar vericidir. Sahip olduğu tek somun ekmeğini paylaşacak kadar toktur. Misafirperverliği ile tanınan bu millet, tevazu sahibi gelenekler gütmüşlerdir.
Bu topraklar yeryüzü şekilleri ile “coğrafik bir cennet” adını hak ediyor. Yerküreye mıh gibi çakılmış heybetli yükseltilere sahip dağları, çeşitli bitki ekolojisine sahip yaylaları, coşkun akan ırmakları, Kleopatra’yı kıskandıran sahilleri, içinde gizemler barındıran mağaraları, çoğu kez tarihin içinde gizlendiği kanyonları ile Anadolu, dopdolu bir diyar.
Türküler de resmeder Anadolu coğrafyasını. Serin akan pınarlarına, geçit vermeyen dağlarına, hozan obalarına, güzel yaylalarına ozanların dillendirdiği türküler, asırlar arası bir seyahât nispetindedir. Anadolu steplerinde şahlanan kısrak ve tayların asırlar önceki varlığını hatırlatır geleneklerimizin sürdürülmesi. Bu geleneklerin başında, Orta Asya’dan Anadolu’ya geçiş yapan, çavgan yani cirit gelmektedir. At sırtında doğup, büyüyen, savaşan ve ölen Anadolu insanı için atlar mukaddes bir unsurdur. Bu coğrafyaya hakimiyet at sırtında gerçekleşmiştir. Ata binmenin zengin sporu değil de ata sporu olarak tekrar yaşama geçirilme olasılığı nedir diye düşünmekteyim.
Yazılası tüm efsunlu güzelliklerin var oluş hanesi, Asya kıtasının “şark”ayağı, Avrupa’nın “garp”ı Anadolu. Mimarisi, tarihin saşaalı geçmişini ve bu toprakların yetiştirdiği mimarların varlığını yansıtmakta. Mimar Sinan yetişen bu alimlerin başında gelmektedir. Sinan, eserleri ile bir imparatorluğun siluetini şekillendirmiştir. Yaptığı köprülerle de bu coğrafyanın coşkun akan nehirleri üzerine hakimiyetlik kurdurmuştur.
Bu zenginliğin keşfini Aşık Veysel de duyarak ve ruhuyla özümsemiştir. Yurdunun kara toprağına methiyeler düzmüştür. ”Gezerken aklımın evine vardım” der Veysel. Gezdiği yer Anadolu’dur ve bu cömert topraklara bakarken görebilmeyi, maharetin bakmak değil, görebilme olduğunu gönül gözüyle keşfetmiştir o da.
Tanıklığını sürdürdüğünüz bu mekanın hoşluğu gözlerinizi kamaştırmaz mı? Bu hoşluk, sahibi olduğumuz coğrafyanın ta kendisidir. Aslolan varlığın keşfine çıkmaktır. Var olmayanı varmış gibi giyindirip, allayıp, pullamak kolaydır ama gerçekçi olmaz. Tüm simi, şaşaası dökülür, elde kalır. Biz sahip olduğumuz bu cennetin tarihini, mimarisini, coğrafyasını, insanını bir potada topladığımızda karşımıza sağlaması yapılmış sağlam bir temel çıkmaktadır. Bu temele dayanarak hesapsız çıkarımlardan sakınmalı, var olanı var kılmalıyız...
Gizemli coğrafyası ve nüshalara sığmayan envanterleri ile kaşiflere çok farklı keşif olanağı sağlıyor. Burası uygarlıklar beşiği, Mezopotamya’nın varlığını sergilediği yer, Anadolu.
Çeşitli isimlerle anılmıştır bu yarımada. Bu isimler; Anadolu, Ön Asya, Küçük Asya ve Anatolia olarak karşımıza çıkar. Antik çağlarda anılan Anatolia ismi “güneşin doğduğu yer” manâsına gelmekte, kökeni Grekçe, Latince’si ise Asia Minor’dür.
Anadolu’nun mitolojik geçmişi Hitit, Frig ve Urartu efsaneleri ile bezelidir. Homeros’un İlyada destanı, Dede Korkut hikâyeleri, yaşanmışlıkların ve hayâl güçlerinin birleşkesi olarak türemiştir bu topraklarda. ”Bin tanrı ili”, inançların harmanlandığı, erenler diyarı. Kavuşulmayan sevda masallarına kavuştaklar düzülmüş mekân.
Her doğan yeni kültür anlayışı, coğrafik yapıya uyum sonucunda doğmuştur. Yedi farklı iklim ve coğrafik özelliklere sahip Anadolu’da, yedi farklı temel kültürün de var olduğunun kanıtıdır. Yaşayan nüfusun yaşadıkları coğrafyaya nüfuz etme hali ile aidiyetlik sağlanır. Yakup Kadri, ”Ankara”adlı romanında; “Anadolu, şatafatın, gösterişin, reklâm ve palavraların hiç geçmediği bir diyardır”der. Anadolu insanı doğasının saflığı kadar temiz, toprağının verimliliği kadar vericidir. Sahip olduğu tek somun ekmeğini paylaşacak kadar toktur. Misafirperverliği ile tanınan bu millet, tevazu sahibi gelenekler gütmüşlerdir.
Bu topraklar yeryüzü şekilleri ile “coğrafik bir cennet” adını hak ediyor. Yerküreye mıh gibi çakılmış heybetli yükseltilere sahip dağları, çeşitli bitki ekolojisine sahip yaylaları, coşkun akan ırmakları, Kleopatra’yı kıskandıran sahilleri, içinde gizemler barındıran mağaraları, çoğu kez tarihin içinde gizlendiği kanyonları ile Anadolu, dopdolu bir diyar.
Türküler de resmeder Anadolu coğrafyasını. Serin akan pınarlarına, geçit vermeyen dağlarına, hozan obalarına, güzel yaylalarına ozanların dillendirdiği türküler, asırlar arası bir seyahât nispetindedir. Anadolu steplerinde şahlanan kısrak ve tayların asırlar önceki varlığını hatırlatır geleneklerimizin sürdürülmesi. Bu geleneklerin başında, Orta Asya’dan Anadolu’ya geçiş yapan, çavgan yani cirit gelmektedir. At sırtında doğup, büyüyen, savaşan ve ölen Anadolu insanı için atlar mukaddes bir unsurdur. Bu coğrafyaya hakimiyet at sırtında gerçekleşmiştir. Ata binmenin zengin sporu değil de ata sporu olarak tekrar yaşama geçirilme olasılığı nedir diye düşünmekteyim.
Yazılası tüm efsunlu güzelliklerin var oluş hanesi, Asya kıtasının “şark”ayağı, Avrupa’nın “garp”ı Anadolu. Mimarisi, tarihin saşaalı geçmişini ve bu toprakların yetiştirdiği mimarların varlığını yansıtmakta. Mimar Sinan yetişen bu alimlerin başında gelmektedir. Sinan, eserleri ile bir imparatorluğun siluetini şekillendirmiştir. Yaptığı köprülerle de bu coğrafyanın coşkun akan nehirleri üzerine hakimiyetlik kurdurmuştur.
Bu zenginliğin keşfini Aşık Veysel de duyarak ve ruhuyla özümsemiştir. Yurdunun kara toprağına methiyeler düzmüştür. ”Gezerken aklımın evine vardım” der Veysel. Gezdiği yer Anadolu’dur ve bu cömert topraklara bakarken görebilmeyi, maharetin bakmak değil, görebilme olduğunu gönül gözüyle keşfetmiştir o da.
Tanıklığını sürdürdüğünüz bu mekanın hoşluğu gözlerinizi kamaştırmaz mı? Bu hoşluk, sahibi olduğumuz coğrafyanın ta kendisidir. Aslolan varlığın keşfine çıkmaktır. Var olmayanı varmış gibi giyindirip, allayıp, pullamak kolaydır ama gerçekçi olmaz. Tüm simi, şaşaası dökülür, elde kalır. Biz sahip olduğumuz bu cennetin tarihini, mimarisini, coğrafyasını, insanını bir potada topladığımızda karşımıza sağlaması yapılmış sağlam bir temel çıkmaktadır. Bu temele dayanarak hesapsız çıkarımlardan sakınmalı, var olanı var kılmalıyız...

