<div class="bbWrapper"><b>Ynt: Hayat Bilgisi (Ders Çıkartılacak Anılar, Alıntılar...)</b><br />
<br />
Bu da benim çok sevdiğim bir hikayedir.Aklıma geldikçe arşivden çıkarır , okurum.<br />
<br />
İbretlik Osmanlı Hikayesi! <br />
<br />
Bizden size yaşanmış bir vaka. Olay Osmanlı döneminde geçiyor. <br />
Yöneticiler böyle olsalar ülke batar mı dedirtecek bu olayı kesinlikle <br />
hafızanıza kazıyın deriz! <br />
<br />
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler <br />
söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz <br />
hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: <br />
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var? <br />
- Akşam garip bir rüya gördüm. <br />
- Hayırdır inşallah?... <br />
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. <br />
- Nasıl yani? <br />
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. <br />
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü <br />
rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla <br />
Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı <br />
civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o <br />
sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar: <br />
- Kimdir bu? <br />
Ahali: <br />
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri iste!... <br />
- Nerden biliyorsunuz? <br />
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... <br />
Bir başkası lafa girer: <br />
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda <br />
çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa <br />
harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın <br />
varsa takar peşine... <br />
Hele yaşlının biri çok öfkelidir: <br />
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören <br />
olmuş mu?... <br />
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar <br />
kalırlar mı ortada!... Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser <br />
yolunu: <br />
- Nereye? <br />
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. <br />
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, <br />
şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. <br />
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. <br />
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. <br />
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz? <br />
- Mollalığa devam... Naaşi kaldırmalıyız en azından. <br />
- Aman efendim, nasıl kaldırırız? <br />
- Basbayağı kaldırırız işte. <br />
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, <br />
telkini... <br />
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. <br />
- Şurada bir mahalle mescidi var ama... <br />
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin? <br />
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih <br />
Camii'nden... <br />
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. <br />
Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... <br />
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah <br />
bakir kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, <br />
naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü <br />
sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. <br />
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı <br />
kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir <br />
hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. <br />
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba... <br />
- Nasıl yani?... <br />
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim <br />
bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?... <br />
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp <br />
geleyim. <br />
Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladiği <br />
noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı <br />
yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler <br />
gibidir. <br />
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe <br />
çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama <br />
gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar <br />
hayal dünyasından... <br />
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir <br />
âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde <br />
şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra <br />
getirip dökerdi helaya!.. <br />
- Niye? <br />
- Ümmeti Muhammed içmesin diye... <br />
- Hayret... <br />
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin <br />
zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz <br />
gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı <br />
ilmihal. Hücceti islam okurdum... <br />
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... <br />
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere <br />
giderdi. Öyle bir imamin arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken <br />
Kabe'yi görmeli... <br />
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? <br />
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün: <br />
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü <br />
belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada... <br />
- Dogru, öyle ya? Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı <br />
bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim <br />
yıkasın, kim kaldırsın? <br />
- Peki o ne dedi? <br />
- Önce uzun uzun güldü, sonra: <br />
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?</div>