adventure41
Ana Kamp
Tarih 1 Eylül. Şömine başında Esat'a okuduğum bir Edip Cansever şiirinden yola çıkarak tarihe not düşmek adına bu satırları karalıyorum. Şöyle diyordu zat-ı muhterem :
Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustos çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar"
-------------------------------------------------------------
Herşey o kadar dokunaklı ki
Eylülse, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayik gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de-telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar!
Eylül ve bayram tatilinin bize sunduğu imkanları değerlendirerek, biraz da serdeki macera tutkusunun etkisiyle, bir hafta önce hakkında sadece bir kaç cümle duyduğumuz Odayeri Yaylası'na gitmek üzere yollarda bulduk kendimizi. Her zaman en hesapsız planlarımızda dahi bize eşlik eden dostlarımızı İzmit'te bırakmanın burukluğunu yaşayarak önce Düzce'ye ve oradan da Beyköy'e vardık. Yolu düşen kentli çocuklara geldikleri yerleri unutturacak şekilde gölgesini ve endamını sergileyen yolun iki yakasındaki ağaçları geçerek Odayeri Yaylası'na vardığımızda tüm sıcakkanlılığıyla bizi karşılayan Hüsnü Abinin mekanı bizi selamladı. Orman işletmesinden kiraladığı iki küçük evle Hüsnü abi biraz adres belli olsun, biraz da şehrin karmaşasından uzak durmak adına kendisine bir kaçış yeri oluşturmuş. Ortak tanıdıklarımız -Teşekkürler Zeki Bey- sayesinde çabucak kaynaştık. Memur emeklisi olmanın verdiği kanaat, olgunluk her haline yansımış Hüsnü Abinin. Efendimmmm.. Bizden başka kimsenin kalmadığı pansiyonun en afilli odasına yerleştikten sonra Torkul Gölü'ne gitmek istediğimizi çıtlattık. Yolu tarif etmek yerine bize eşlik edebileceğini söylediğinde Esat, biraz da Hüsnü Abinin 60 lı yaşlara merdiven dayamasından olacak, "zahmet etme" dediyse de dinletemedi. 30 luk delikanlılara taş çıkaracağını 4-5 saatlik yürüyüşümüz sonunda anlayacaktık. Adet üzere bir ayı hikayesiyle başladı yolculuğuz. Acaba ayılar sayfiye yerlerde bu kadar popüler olduklarının farkındalar mı? Hikayelerin kahramanları ayı geyik domuz ağaç çakalları şeklinde seyrederken aniden durup bir ayak izine bakıyoruz, bazen de yol kenarında kendini gelip geçenlere sunan böğürtlenlerden yiyoruz. Esatla mantarlardan bahsedince Hüsnü abinin gözleri parlıyor. Durup bir mola veriyoruz biraz şeker yüklemesi. Keşfedilmemiş yerleri adımlamanın verdiği hazla dalıyoruz patikalara Hüsnü Abinin peşinden. Esat ta doğadaki izleri takip ederek tahminlerde bulunuyor..burada durmuşlar 3 kişiymişler ve bir tanesinin ailevi sorunları varmış
bir tanesi müteahhitten kadroya geçmiş
Gerçek güzelliğe ulaşmak her zaman biraz daha fazla emek ister kanımca. Tatlı bir yorgunlukla ulaştığımız Torkul Gölü de tüm güzelliğini sundu kendisi için emek vermiş 3 doğasevere. Her ne kadar baharda gölün daha güzel olduğu söylense de, yüzeyi nilüferlerle kaplı doğa harikası bu haliyle bize daha hoş göründü. Göl üzerini örten nilüferlerle sonbahara çoktan hazırlanmış. Etrafta bir tur atıp, güneşi en güzel gören bir düzlükte uzanıyoruz çimenlere. Aldırmıyorum uzandığım yerin temizliğine yada üzerimde dolaşan böceklere. Gözlerim kapalı güneş ve teni okşayan rüzgarın tadını çıkarırken Hüsnü Abi karacalardan, kışın kendisine eşlik eden, yaz gelince ortadan kaybolan tilkilerden bahsediyor. Sigarası bitince karanlığa kalmamak için veda ediyoruz Tolkul Gölüne. 500 metre yukarıya Torkul Yaylası'na doğru yürüyoruz. Vardığımızda 4-5 ihtiyar karşılıyor bizi yıllardır tanışıyormuşçasına. Demekki az bulunan ne varsa, kıymeti o derece artıyormuş. Sohbete tutuşuyoruz ihtiyarlarla. Yüzlerinde hayatın izini silemediği o muziplikle birbirine takılıyorlar. Zaman durmuş onlar hep çocuk kalmışlar ama bedenleri direnememiş hayata. Hadi Allahaısmarladık diyerek koyuluyoruz dönüş yoluna.Eh o tozlu yollara! Her adımımızı atışımızda yerden kalkan toz ayaklarımızı tanınmaz hale getiriyor amma kararmakta olan hava gizliyor bu kusurları. Konaklama yerine vardığımızda çok yorulduğumuzu anlıyoruz. Acıkmışız aynı zamanda. Hüsnü Abi'nin bahçede küçük havuzunda yetiştirdiği alabalıkları gözüne kestirmiş Esat. İşçiliğin kalitesi yanında Hüsnü Abi'nin getirdiği yayla tereyağı ayrı bir lezzet katıyor balığa. Yemekten sonra şömineyi yakıyoruz ve başlıyor sessiz bir fasıl. Nostaljik şarkılar, içinde eylül geçen şiirler. Geç saate kadar süren sohbet yorgunluğumuzu unutturuyor ama göz kapaklarımız teslim oluyor yaylanın sessiz gecesine. O ne güzel bir uyku! Tüm o yorgunluğa rağmen alarm olmadan sabah erkenden kalkıyoruz . Yaylanın doğal saati ruhumuza sesleniyor .Haydi uyanın dışarıda mükemmel bir gün başladı. Sıkı bir kahvaltı sonrası hafızamıza Odayerini kazıyıp düşüyoruz yola. Ama bir dakika. Köy peyniri almadan dönmek olmaz. Aynuray teyzenin kapısını tıklıyoruz ve meramımızı arzediyoruz yaylanın emektarına: -Kaç kuruş teyze peynir.- 10 .-ooo çok pahalı. - e kaç olsun uşağum sen söyle öyleyse. Anlıyorum ki ticaretin vahşi kazanma hırsı uğramamış buralara. Helalleşiyoruz. Müşteri değil misafir ağarlayan Hüsnü Abiye de veda edip, zihinlerimize kazınmış bir sürü güzel anla dönüyoruz evimize.
Bir slogan gerek: "Odayeri yaylası. İnsana uzak, kendine yakın
"
Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustos çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
"bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar"
-------------------------------------------------------------
Herşey o kadar dokunaklı ki
Eylülse, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayik gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de-telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar!
Eylül ve bayram tatilinin bize sunduğu imkanları değerlendirerek, biraz da serdeki macera tutkusunun etkisiyle, bir hafta önce hakkında sadece bir kaç cümle duyduğumuz Odayeri Yaylası'na gitmek üzere yollarda bulduk kendimizi. Her zaman en hesapsız planlarımızda dahi bize eşlik eden dostlarımızı İzmit'te bırakmanın burukluğunu yaşayarak önce Düzce'ye ve oradan da Beyköy'e vardık. Yolu düşen kentli çocuklara geldikleri yerleri unutturacak şekilde gölgesini ve endamını sergileyen yolun iki yakasındaki ağaçları geçerek Odayeri Yaylası'na vardığımızda tüm sıcakkanlılığıyla bizi karşılayan Hüsnü Abinin mekanı bizi selamladı. Orman işletmesinden kiraladığı iki küçük evle Hüsnü abi biraz adres belli olsun, biraz da şehrin karmaşasından uzak durmak adına kendisine bir kaçış yeri oluşturmuş. Ortak tanıdıklarımız -Teşekkürler Zeki Bey- sayesinde çabucak kaynaştık. Memur emeklisi olmanın verdiği kanaat, olgunluk her haline yansımış Hüsnü Abinin. Efendimmmm.. Bizden başka kimsenin kalmadığı pansiyonun en afilli odasına yerleştikten sonra Torkul Gölü'ne gitmek istediğimizi çıtlattık. Yolu tarif etmek yerine bize eşlik edebileceğini söylediğinde Esat, biraz da Hüsnü Abinin 60 lı yaşlara merdiven dayamasından olacak, "zahmet etme" dediyse de dinletemedi. 30 luk delikanlılara taş çıkaracağını 4-5 saatlik yürüyüşümüz sonunda anlayacaktık. Adet üzere bir ayı hikayesiyle başladı yolculuğuz. Acaba ayılar sayfiye yerlerde bu kadar popüler olduklarının farkındalar mı? Hikayelerin kahramanları ayı geyik domuz ağaç çakalları şeklinde seyrederken aniden durup bir ayak izine bakıyoruz, bazen de yol kenarında kendini gelip geçenlere sunan böğürtlenlerden yiyoruz. Esatla mantarlardan bahsedince Hüsnü abinin gözleri parlıyor. Durup bir mola veriyoruz biraz şeker yüklemesi. Keşfedilmemiş yerleri adımlamanın verdiği hazla dalıyoruz patikalara Hüsnü Abinin peşinden. Esat ta doğadaki izleri takip ederek tahminlerde bulunuyor..burada durmuşlar 3 kişiymişler ve bir tanesinin ailevi sorunları varmış
Bir slogan gerek: "Odayeri yaylası. İnsana uzak, kendine yakın

