Emre Küçükoğlu
Ana Kamp
- Mesajlar
- 23
- Tepkime Puanı
- 0
<div class="bbWrapper">.<br />
<br />
<br />
<br />
Eski hikâyemizin bugünün öyküsüne etkilediği, dahası kaynaklık ettiği son yıllarda yaygınlaşan, kimi aydınlar arasında tartışma yaratan bir görüş. Türk öykücülüğünün genel çizgilerini kurcalamaya ve yansıtmaya çalışırken bu görüşe de kısaca değinmek istiyorum. Birdenbire gündeme alınmış her konu gibi, eski hikâyemizin Türk öykücülüğünü belirlediğinin ileri sürülmesi çok yanlış; bu durumun zorlama bir "tarih sevgisi"nden doğduğuna, serpildiğine inanıyorum.<br />
<br />
Aziz Efendi'nin 1796/97'de yazdığı Muhayyelât, eski hikâyemizin tüm özelliklerini az çok içermektedir. "Binbir Gece" ya da "Binbir Gündüz" türünden masalları benimsemiş bir anlayış benzeş yönsemelerle yapıtta yansır. Cinler, periler, doğaüstü güçler Muhayyelât'ı çağımıza etkileyemeyecek kerte eskitmiştir... Aziz Efendi'nin tek ilginç yanı, yeni bir öyküye, evrensel anlamıyla bir öyküye kaynak olabilecek tek özelliği olayları tarihötesi bir zamanda geçirmesine karşın, yer'i İstanbul'un 18. yüzyıl yaşamından seçmiş olmasıdır. Şark hikâyeciliğinin genelgeçerlerinden böylelikle ayrılır yazar. "Hayal"lerini "esar keyfi ile nakletmesi" Aziz Efendi'yi 18. yüzyıl İstanbul'undan uzaklaştıramamış. Sokak, mahalle adlarına; giyim kuşam tanımlarına, gelenek ve görenek açıklamlarına rastlıyoruz bu yapıtta...<br />
<br />
Muhayelât'ın birçok açıdan Ahmet Mithat'a, Emin Nihat'a yol açtığını söyleyebiliriz: Cinlerden, perilerden biraz arınmış; ama çağına tanık olmaktan hayli uzak bir öykü anlayışı.<br />
<br />
Ahmet Mithat'ın Letâif-i Rivâyât'ı, Emin Nihat'ın Müsâmeretnâme'si Osmanlı toplumunun bireysel ya da toplumsal sorunlarına eğilmekten uzak ürünler. Tutsaklık kurumunun, cariye yaşamınını dile getirilmesi bile gerçekçi boyutlar taşımıyor. Hele 1872-1875 yılları arasında yayımlanan Müsâmeretnâne, okunduğunda, gerçek bir düş kırıklığı yaratıyor. Emin Nihat, Aziz Efendi'yle çeviri romanların, ilk Batı ürünü yapıtların, özellikle uyarlanmış çevirilerin içinden çıkılmaz bir karışımı bence.<br />
<br />
Ahmet Mithat'la Emin Nihat'ın ürünlerine topluca bakarsak, Tanzimat Edebiyatı'nın ilk öykücülerinin Şark hikâyesi geleneğinden kopamamış oldukları sonucunu çıkarabiliriz. Şimdi şöyle bir soru geliyor akla: Şark hikâyeciliği yeni, diri, çağına tanık olabilen bir öyküye yol açamaz mıydı? Eldeki örnekler sorumuzu olumsuz yönde yanıtlıyor.<br />
<br />
Ahmet Mithat'ın öyküleriyle Müsâmeretnâme'nin bellibaşlı özellikleri (rastlantılara çokça yer verilmesi -falanla falancanın öykü sonunda kardeş çıkması, vb. -, yazarın bilgi dağarcığını okura aktarması -nezle konusunda kocakarı öğütleri-, iyi-kötü ayırımı ve ayrımı -iyileri beğenme, kötüleri yerme; iyiyle kötüyü ak-kara biçiminde değerlendirme-, vb.). Tanzimat Edebiyatı'nda da öykünün gelişemediğini, bir öykü "kavrayışının" gövermediğini imler. Dolayısiyle Batı'ya açılmanın çağcıl bir öykü yaratımında büyük, sağlam bir etkisi olmadığını söyleyebiliriz. Dahası Emin Nihat'ın "Bir Osmanlı Kaptanının Bir İngiliz Kızıyle Vukubulan Sergüzeşti" başlıklı öyküsü Doğu-Batı sorunlarına yaklaşmayı deneyerek ilk çatışmaları haber verir. Nitekim okuma olanağını bulduğum "Binbaşı Rifat Beyin Sergüzeşti"nde de bu çatışma işlenmiştir. Ama Müsâmeretnâne'nin yüzeydeliği, sorunlara nasıl yaklaştığı konusunda yeterli bir kanıttır...<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik baskılar sonucu Batı'ya açılmasını yazarlarımız (Ahmet Mithat, Emin Nihat) dün bir gelenek kavgası biçiminde görüyorlardı; bugünse olayın bir ekin yozlaşması olduğu söyleniyor genellikle. Oysa bütünü kavramak isteyen bir dünya görüşü, sorunu, sanırım, kolayca Doğu-Batı çatışmasına indirgeyemez. Hele bugün... Çağcıl bir öykü, ileride anlatmaya çabalayacağım gibi kaynaklarını çağının isterlerinden ediniyor. Tanzimat Edebiyatı'nın ilk öykücüleri politik olmaktan, dünyanın kavranışında neyi seçtiklerinden, dönemlerinin toplumsal yapısını belirleyen anaetmenleri irdelemekten habersiz kalmışlar. Bu yüzden de, eski hikâyemizin ekonomik yapının belirlediği toplumsal yaşamı yansıtmaktan çok uzak boyutlarına sığınmışlar.<br />
<br />
Eski hikâyemiz (Şark hikâyeciliği) gizini "çok basit ve hatta tam bir şekil olan, gelişmemiş mübadele tarzında" aramayı hiç düşünmediği için çağına tanık olamamış, günümüze etkiyememiştir. Ahmet Mithat'la Emin Nihat'ı öykü sanatını kurcaladıkları için anabiliriz yalnızca. Bir de Doğu öyküsüyle çeviri edebiyatı yan yana algılamak istediklerinden...<br />
<br />
**********<br />
<br />
<br />
Muhayelât'ta Istanbul yansımaları, ökücülüğümüzde gerçeğe, gerçekçi kavrayışa ilk yaklaşımlar sayılabilir. Ahmet Mithat'ın ürünlerinde Müsâmeretnâme'de, meddah öykücülüğünde de birtakım gerçekçi kavrayışlar bulabiliriz. Ancak gerçeklik özlemi henüz doğmamıştır öyküde. (Sözgelimi tutucu bir tarihçi olan Cevdet Paşa, Tezâkir'inde öykücülerimize oranla daha bir seçimini yapmış görünür.)<br />
<br />
1892'de Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler'iyle öyküyü andıran ustalıklı ürünler verir. Bu yapıtın ürünlerinde "Pandomima", benim o güne kadar görebildiğim örneklerin hepsinden üstün. Artık doğaötesi güçler, rastlantılar ayıklanmıştır öyküden. "Pandomima" yalın bir çizgide gelişir, karşılıksız kalan bir aşkı anlatır yalnızca. Uzaktan uzağa ruhsal sarsıntılara, kişilik çözümlemesine rastlarız bu öyküde.<br />
<br />
Samipaşazade Sezai de politik olmaktan dikkatle kaçınmıştır. Kişileri gözlemeyi, kişileri bireysel serüvenleri çerçevesinde ele almayı, kişilerle yetinmeyi öngörmüştür. Herhangi bir seçim, bir toplumsal katın isterlerini, haklarını savunma söz konusu değildir. Ama yine de öykünün ne olup ne olamayacağı üzerine düşünmüştür yazar. Buruk gülümsemeli öyküleriyle en azından kendi döneminin insanını, yaşam biçimini, düşünüşlerini yansıtmaya çalışmıştır.<br />
<br />
Samipaşazade Sezai'nin öykülerini yaratan koşulları ayrıca incelemek gerek. Yaygın bir görüşten yararlanalım: 1880 yılından sonra çeviri ve uyarlamalarda oldukça önemli yazarları tanımıştır Türk öykücüsü. Örnekse Alphonse Daudet. Tanımanın tek başına açıklayıcı bir öğe olduğunu pek sanmıyorum. Samipaşazade Sezai'ye "Pandomima"yı yazdırtan, Alphonse benzeri örneklerine karşın kişisel bir yaratımın sonucu. Samipaşazade Sezai, Ahmet Mithat anlayışından sıyrılarak, kişiselliği vurgulamış. (Küçük Şeyler'in bugüne dek Latin harfleriyle yayımlandığını da anımsatalım.)<br />
<br />
19. yüzyılın bir başka öykücüsü de Nabizade Nâzım'dır. Bu yazarı, çağcıl bir öyküyü en çok kavramış kişi olarak niteleyebiliriz. Nabizade Nâzım döneminin ötesinde, dünyanın genel gidişiyle özdeşlik kuran bir öykü anlayışını benimsemiş. Bu başarısının köklerini her şeyden önce Osmanlı toplumunu ve dünyanın genel gidişini, toplumsal akışı enine-boyuna kavramasında; kendini bu yolda bilemesinde bulabiliriz. Nabizade Nâzım, öyküyü, öykü sınırları içinde, öyküsel içeriğin dışına taşmayarak ele almış; yine öyküye öz-biçim uyumunu getirmiş. Sözgelimi Anadolu'yu konu edinen "Karabük"te duru, arı, yalın bir Türkçeden yola çıkmış, yapıtını bu tutumla bütünlemiş. Özün gerektirdiği dili, anlatımı iyice kavramış. Öte yandan döneminin edebiyat ve basın yaşamını gözler önüne seren "Seyyie-i Tesâmüh" adlı öyküsünde ağdalı bir dil kullanmış. Türkçe konusunda yazarın dirimselliği aradığını söyleyelim; öyküsel öz'ün dilini aramış Nabizade Nâzım.<br />
<br />
Yazarın realizm ve natüralizm okullarını kavrayışı da çok ilginç. Emile Zola'yı, Alphonse Daudet'yi salt cinsel bozuklukları sergileyen yazarlar biçiminde algılamış o dönem aydınlarımızı kınıyor. Zola'nın Daudet'nin yapıtlarında karşımıza çıkacak başka temaları imliyor. Kaldı ki "Karabibik" öyküsü, Zola'ya denk bir ürün bence.<br />
<br />
"Karabibik", Anadolu yaşamasını, kendisinden sonra daha uzun süre göremeyeceğimiz bir tutumla, ekonomik temellerine azçok oturtarak anlatıyor. Adınlarımızın izlemek, düşünmek zahmetine girişmediği bir ortamı, ülkenin en büyük parçasını oldukça sağlam, doğru genellemelerle yansıtıyor.<br />
<br />
"Yadigârlarım", "Sevda", "Hâlâ Güzel" gibi sıradan sayabileceğimiz öykülerinde bile Nabizade Nâzım'ın Emin Nihat'ın yüzeydeliğine düşmediğini görürüz. Bu, çok şaşırtıcı, neredeyse ülkesel akışa ters düşen bir durum. Ayrıca yazar, adlarını andığım sıradan öykülerinde de öz-biçim uyumunu gözden ırak tutmamış. Nabizade Nâzım'ın mitologya üzerine bilgileri olduğunu "Esâtir" adlı incelemesinden biliyoruz. Mitologyayı o dönem Osmanlı toplumunda kullanılan sözcüklerle açıklıyor yazar. Böylelikle hem kendi toplumunu hem de mitologya yoluyla insanlığın toplumsal çocukluğunun en güzel gelişmesini bir arada, kendi toplumuna anlatmaya çalışıyor. Nabizade Nâzım yerli bir öykünün kurulmasında çok büyük emeği geçmiş bir yazar. Servet-i Fünun Edebiyatı öykücülerinin ondan etkilenmemesi, onu değerlendirmeye girişmemeleri, bu yeni akımın yararına olmamış.<br />
<br />
Nabizade Nâzım, döneminin okurlarını adamakıllı zorlamış, gerçeklik taşıyan, gerçekliği ve dirimselliği amaçlayan öyküye itelemiş. Mitologyayı incelerken cin, peri masallarının bu bereketli kaynak karşısında nasıl cılız kaldığını, çağa ayak uyduramadığını belirtmeye çalışmış. Okuru açıkça politik bir görüşe itelemiş: "Seyyie-i Tesâmüh" yazınsal gerçeğin nasıl oluşturulduğunu sergiliyor. "Karabibik"se yaşanan gerçekleri...<br />
<br />
Yazarın Zehra adlı romanını da düşünürsek, insanı ve toplumu hangi boyutlarıyle ele aldığını kavrarız. Türk öyküsünde çevre ve kişi tanıtımının ilk ustası Nabizade Nâzım.<br />
<br />
Tanzimat Edebiyatı öykücülerini iki öbekte toplayabiliriz:<br />
<br />
a) Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzeyde yenileşme hareketlerini, toplumun genel kalabalığının kavradığı gibi yansıtan, dolayısıyle yarı-aydın niteliklerinden kurtulamayan öykücüler (Ahmet Mithat, Emin Nihat).<br />
<br />
b) Tarihin genel akışını kavramış, toplumunu bu akış içinde değerlendirmeye çalışan, politik seçimlerini yapmış, öyküyü çağcıl kılma çabasıyle yüklü yazarlar (Nabizade Nâzım). Samipaşazade Sezai ise, belki de, bu iki öbeğin bir geçiş yazarıydı. Öykülerinde gözleme yer vermişti en azından... Tanzimat Edebiyatı'nda öykücülük, "Karabibik" yazarına karşın hayli cılız, hayli tutarsız, çağının hayli gerisinde.<br />
<br />
**********<br />
<br />
Servet-i Fünun Edebiyatı'nda öykü dalına eğilmiş en önemli yazar Halit Ziya Uşaklıgil.<br />
<br />
Servet-i Fünun Edebiyatı, realizm ve natüralizm akımlarına bağlanmakla birlikte, romantizm'den pek kopamamıştır. Halit Ziya'nın öykülerinde bu kargaşayı açık seçik görebiliriz. 1900 yılında yayımlanan Bir Yazın Tarihi dediğim kargaşanın kanıtı sayılabilir. "Bir Yazın Tarihi", "Ferhunda Kalfa" gibi usta, gerçeklik taşıyan öykülerinde yanında "Yırtık Mendil", "Zevrakla Ebrû" benzeri romantik, gerçekliği zedelemiş ürünler... Dahası bir akımın öbür öykü yazarları (Mehmet Rauf, Ahmet Hikmet Müftüoğlu) gerçeklikten uzak bir öyküyü işlemişler hep.<br />
<br />
Nabizade Nâzım'la başlayan tarihsel akışı kavrama sorunuysa toptan unutulmuş.<br />
<br />
Halit Ziya'yı başarılı öykülerinde -yazar çok sıradan, kötü öyküler de yazmış; öykücülük çizelgesi iniş-çıkışlarla - kaplı çevreye, kişisel dramlara, kıyıda köşede kalmışların dünyaya bakışlarına yer vermiş. Sözgelimi "Ferhunde Kalfa" evde kalmış bir evlâtlığın tüm yaşamını, evde kalmak sorunu çerçevesinde, toplumsal yaşantıdan çarpıcı bölümlerle işler. Hem kişisel dramı, hem de çevreyi algılarız. Halit Ziya, öykülerinde, genellikle, romanlarından daha yalın kalabilmiştir. Yer yer duyumsamalarında abartıya kaymışsa da, yumuşak, yalın bir tutumu öngörmüştür.<br />
<br />
Halit Ziya'nın çağının egemen anlayışına boyun eğmiş, ama incelikten yana bir edebiyatın gelişmesi için didinmiş bir öykücü olarak görebiliriz. Baskı yöntemiyle uyuşmak zorunda kalışı, yazarı, çağının toplumsal gerçekleriyle hesaplaşmaktan engellemiştir. Buna karşılık kimi öykülerinde insanî duyguları, insanın bireysel açıdan yüceldiği anları çok ustaca yansıtmıştır.<br />
<br />
Mehmet Rauf'un öykülerinde -okuduğum kadarıyle- "edebiyat yapma" tutkusu göze çarpar. Bireyler toplumsal yapıdan soyutlanmıştır. Çevreleriyle anlatılmazlar. Kişisel dramları belirleyen çevre koşulları değil, doğuştan edinildiği sanılan kişiliktir. Mehmet Rauf, böylelikle, gerçekçiliğin iyice dışına düşer, süslü ve ağdalı bir dille öykülerini yazar.<br />
<br />
Bu dönem öykücüleri arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da saymak gerekir. Hayât-ı Muhayyel (1897), Hayât-ı Hakikiyye Sahneleri (1910) yazarın öyküden ve anladığını pek yansıtmayan, her konudan söz eden yapıtlar bir bakıma. Servet-i Fünun yazarlarının baskı yönteminden yılarak başka ülkelere göç etmek isteğini anlatan bir öykünün yanı sıra, toplumumuzun gelenek ve göreneklerini eleştiren bir başka öykü ("Görücü")... 1943'te yeni baskısı yapılan Niçin Aldatırlarmış (1924), Hüseyin Cahit Yalçın'ın öykücülüğündeki tutarsızlığı kanıtlar iyice. Yaşamın genel sorunlarını, toplumsal çıkmazları, kişinin çevresiyle uyuşmazlığını baştan sona "beniçincilik" anlayışıyle yansıtmıştır yazar.<br />
<br />
Ahmet Hikmet Müftüoğlu gerek Servet-i Fünun sırasında yazdığı öykülerde, gerekse sonradan Türkçülük akımına bağlanarak yazdıklarında belli bir düzeyin üstüne çıkamamıştır. Duygusal, gözü yaşlı anlatımı başlangıçta eski sözcüklerden yararlanırken, sonraları eski sözcüklerin sözlük anlamlarıyle Türkçeleştirilmiş biçimine dönüşmüştür. Yazarın dili yoğururken Türkçe düşünemediğini imleyelim. Türkçülük akımından kaynaklanan Çağlayanlar (1922) aşırı bir şovenizm'in izlerini taşır. Öyküler düşsel bir uygarlğın savunusunu körükörüne yineler.<br />
<br />
Servet-i Fünun Edebiyatı'nda öykü bir tutarsızlıklar toplamı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Halit Ziya'nın tekil başarısı, unutulamayacak kerte ustalıkla kimi öyküleri bu dönemi, öykü açısından önemli kılıyor.<br />
<br />
Servet-i Fünun öyküsünü bir başına Halit Ziya'nın yürüttüğünü belirtebiliriz. Küçük insanları, konaklara ve yalılara yerleştirilmiş emekçileri, onların sömürülüşünü çarpan bir yüreğin sesiyle anlatmıştır yazar. Kişisel dramları işleyişte kendinden önceki bütün öykücüleri aşmıştır. Günümüz öykücülüğünün kaynaklarından söz etmek istersek, belki Nabizade Nâzım'ı anmayabiliriz, Anadolu öykücülüğü 1940'tan sonra çok başka yönsemeler göstermiştir çünkü; ama Halit Ziya'nın kimi öyküleri, bugüne, bugün yazılan öyküye yol açmıştır....<br />
<br />
<br />
Hazırlayan : Selim İleri<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
.</div>
