Filistin Mülteci Kampları

  • Konuyu Başlatan: Konuyu başlatan kararangeyik Tarih:
  • Başlangıç tarihi Yazılan Cevaplar:
  • Cevaplar 1
  • Okunma Sayısı: Görüntüleme 3,301

Etiketler
Ynt: Filistin Mülteci Kampları

FİLİSTİN MÜLTECİ KAMPLARI

“Hiç bir kenti kalmamış ülkeden geldik”
Mahmut Derviş (Filistinli Şair)



Kimlik belgeleri yok. Pasaportları yok. Milliyetleri, ülkeleri, şehirleri yok. Mülkleri ve mülkiyet hakları yok. Evleri, işleri, okulları, hastaneleri, sosyal güvenceleri, parkları, bahçeleri, tarlaları yok. Hepsi çalınmış. Hırsız ortada, ama hesap soran yok. Vicdanlarını rahatlatmak isteyen petrol zenginlerinin üç kuruş bağışlarıyla bir kaç eşya almışlar. Kırık dökük. Hem yıllar yıpratmış, hem bombalar, kurşunlar. Hemen hepsinin evinde 1940 model kilitlere ait büyük, paslanmış bir anahtar var. Evin en mutena yerinde duruyor. Varsa çeyiz sandığının içinde, bir aile büyüğünün yada Ebu Ammar’ın duvarda asılı resminin üzerinde, camı kırık vitrinlerde, gaz lambasının yanında. 1948 yılında, Deyr Yasin katliamının hemen ardından köylerini, evlerini, şehirlerini bırakıp yollara düştüler. Ne taslarını, ne de taraklarını toplamaya fırsatları olmadı. Kapıları kilitlediler, anahtarları yanlarına aldılar. 1 milyon Filistinli’ydiler. Kuzeye, Lübnan yoluna sevkedildiler. Günlerce aç, susuz yürüdüler. Yorulup düşenler, direnenler, yolunu değiştirenler derhal infaz edildi. Lübnan’a, Suriye’ye, Ürdün’e dağıldılar. İsrail devletinin kuruluşunun ilan edildiği güne “Nabka”, yani felaket diyorlardı. Ama Nabka sürgünle de bitmedi. Yatacak bir yer, yiyecek ekmek bulamadılar. Daracık kamplara sıkıştırıldılar. Kampları sürekli kuşatma altında kaldı. Ne ev sahipleri onları istedi, ne de kana doymaz hırsızları peşlerini bıraktı. Lübnan iç savaşında katliamların en acıları bu kamplarda yaşandı. Bebekler erken doğdu, erken öldü, bombalardan kaçmak için erken yürüdü, erkenden büyüdü, erkenden yaşlandı. “1 milyon kişiyiz. Mutlaka geri döneriz” diyorlardı. 8 milyon oldular, ama yine dönemediler. Şimdi artık kimsenin umurunda değiller. Onlar için yapılabilecek bir şey yok. Anavatanlarına, topraklarına, evlerine dönemiyorlar. Bulundukları ülkelerde horlanıyorlar. Başka ülkelere gidemiyorlar. Hiç kimse onları hatırlamak istemiyor. Hiç kimse onları var hanesine yazmıyor. Onlar, Filistin’in unutulmuşları.

Sürgündeki 8 milyon Filistinli’nin 1 milyonu Lübnan’daki 15 kampta yaşıyor. Lübnan hükümetinin başını ağrıtan, zaman zaman gündeme gelen fakat tutunamayan, çözüm bulunamadığı gibi çözüm umutlarının da tükendiği bir sorun. Kamp dışında bir yere yerleşemiyorlar. Kampların alt yapısı yetersiz. Su, kanalizasyon, elektrik, çöp toplama gibi hizmetler yok denecek seviyede. Nüfus hızla arttığı için konut bulunamıyor. Barakalarda, naylon evlerde yaşıyorlar. Mevsimlik işçi olarak tarlalarda, inşaatlarda, ya da temizlikçi olarak evlerde çalışmanın dışında iş seçenekleri yok. Üniversiteye gidemiyorlar. Sosyal güvenceleri, emeklilik hakları da yok. Kampların içindeki hastanelerde ne varsa onunla yetiniyorlar. En küçük bir kriz anında en büyük bedeli ödüyorlar. İsrail saldırılarında ilk bombalar onların üzerine düşüyor. Lübnan’da siyasetin, terörün ve çatışmaların hedefinde onlar var. Yaşadıkları trajediler, özellikle de katliamları tasvire kelimeler yetmiyor. 1982’de İsrail-Falanjist ortak yapımı katliamda Sabra ve Şatilla Kamplarının bilançosu, çoğu bebek, kadın ve yaşlı olmak üzere 3 bin 500 kişi.

Filistin dışındaki en büyük mülteci kampı, Lübnan’ın Sayda şehrindeki Ayn El Hılve Kampı. Beyrut’un güneyindeki Sayda, Akdeniz’in ve Lübnan’ın en güzel şehirlerinden biri. Muz, portakal ve zeytin kokuları deniz kokusuna karışıyor. Fenikelilere, Perslere, Araplara, Haçlılara, Memluklere, Osmanlılara zenginliğini cömertçe sunmuş, Fransızlarca yağmalanmış, İsraillilerce yıkılmış bir şehir. Ama hala çok zengin, hala mamur. Cıvıl cıvıl çarşılar, sabuncular, ekmekçiler, tatlıcılar, balıkçılar. Müslüman sokaklarda koşuşturan renkli gözlü çocuklar. Her köşede, Lübnan’ın bir suikastte öldürülen Başbakanı Hariri’nin resimleri. Geniş bulvarlar. Portakal ağaçlarıyla kaplı yeşil parklar. İyi giyimli, gülümseyen, kaygısız insanlar. Saydalılar’ın hakkını teslim edelim. Her ne kadar kamp ile şehir, mültecilerle yerli halk kaynaşmasa da, Saydalılar Filistinliler’den memun, Filistinliler de onlardan razı. Tam 58 yıldır, aradaki tel örgüye rağmen, ekmeklerini paylaşıyorlar. Kurban bayramının ilk günü, Sayda’nın zenginleri, araçlarının bagajlarına, kamyonetlerinin kasalarına koydukları hediyelerle kampa bayramlaşmaya gidiyorlar. Hiç bir müslüman kentinin yapmadığını, onlar hakkıyla yapıyorlar.

Sayda’nın parlak bulvarlarını geçip Ayn El Hılve kampının kapısı önüne geliyorum. Nöbetçi asker, kampa girmek için komutandan izin almam gerektiğini söylüyor. Karargah biraz ilerde. Çiseleyen yağmurun altında karargahın kapısına ulaşıyorum. Kapıdaki asker, komutanın karargahta olmadığını, iki gün sonra geleceğini, iki gün boyunca kampa yabancıların girmesinin yasak olduğunu söylüyor. Dil dökmek beyhude. İki gün sonra tekrar gelmek üzere ayrılıyorum.

İki gün sonra yeniden kampın kapısındayım. Uzun işlemlerin ardından nihayet giriş iznini alıyorum. Şişko bir çavuş akşam olmadan kamptan çıkmam gerektiğini söylüyor. Oysa beni aramak için içeriye girmeyeceği, giremeyeceği kesin. Kamp, Lübnan otoritelerinin kontrolü dışında, kendi askeri, kendi polisi, kendi otoritesiyle idare ediliyor. Geçmişte Lübnan ordusu içeriye girmeyi bir kaç kez denedi, ama sert direnişle karşılaştı.

Nihayet kampın içine doğru ilerlemeye başlıyorum. O anda yağmur bardaktan boşalıyor. Yan taraftaki barakaların üzerindeki çinkolar, sadece ve sadece naylondan ibaret sığınaklar, yağmura kafa tutuyor.

Yokluk, yoksulluk, sefalet, acziyet, unutulmuşluk, kan, göz yaşı, elem gibi kelimelerin tamamını kampın dışında bırakıyorum. Eğer, kamptaki şahitliklerim, buruk ve bunaltıcı bir tad bırakırsa geride, en başta Filistin ve kampta görüştüğüm gençlere ihanet etmiş olurum. Sabah ezanıyla birlikte dimdik doğruluyorlar. Abdest alıp çelik gibi namaz kılıyorlar. Barakalarından, naylon evlerinden, tıkış tıkış beton binalardan çıkıp, daracık sokaklarında direniş marşları söylüyorlar. Bayramı bayram gibi yaşıyorlar. Çocuklar, Dubai’nin, Cidde’nin, Amman’ın çocuklarından daha çok bayram çocukları. Derme çatma salıncaklarda, kaydıraklarda, tahteravallilerde doyasıya oynuyorlar. Sakın ha para vermeye kalkışmayın. Boyunları dik, aşağılarcasına bakıp reddediyorlar. Hediye edilen oyuncakları bile zoraki alıyorlar. Kimse kimseye yan gözle bakmıyor. Kimse kimseyle kavga etmiyor, tartışmıyor. Kendilerinden başka güvenecekleri kimseleri yok. Filistin’deki arazi kavgalarını, su kavgalarını, kan davalarını bile dönüşe ertelemişler. Kamplarda hayat, dünyanın her yerindekinden çok daha fazla coşkuyla akıyor. Genç kızlar bayramlık kıyafetleri içinde, gruplar halinde bayram ziyaretleri yapıyor. Bitirim delikanlılar utangaç bakışlar atıyor. Duvarlarda, Yaser Arafat’ın, diğer liderlerin, şehitlerin posterleri. Her yerde sloganlar. Sokaklar caddeler alabildiğine süslü. Sivil ve resmi kıyafetli polisler, ellerinde silahlarla nöbet tutuyorlar. Çocukların en vazgeçilmez oyuncağı silahlar. Her çocuğun elinde oyuncak bir tabanca, oyuncak bir tüfek, askercilik oynuyorlar. Özlemleri yok. Dışardaki hayatı asla merak etmiyorlar. Kapıdaki Lübnanlı “özgür” askerlerin tersine, ne İstanbul’u, ne de Ankara’yı sormuyorlar. Türkiye’yi iyi biliyorlar. Türkiye denilince, kapılar ardına kadar açılıyor. Çocuklar, “benim de fotoğrafımı çek diye koşturuyor”. Bildikleri tek poz var: Mükemmel bir ciddiyet halinde, dimdik durarak zafer işareti yapmak. Balkonlardan, evlerden bana eşlik eden gençlere laf atıyorlar. “Türkiye’den” cevabını, bir de “ehlen, hoşgeldin” karşılığını anlayabiliyorum. Liseye, üniversiteye ihtiyaçları yok. Akşam olunca, dedelerinin, ninelerinin dizinin dibine oturup, Filistin’i dinliyorlar. Oradaki köylerini, tarlalarını, bağlarını, bahçelerini, evlerini anlattırıyorlar. Nabka hikayelerini, 58 yıldır yaşanan tecrübeleri, zaferlerini, direnişlerini, kahramanlıklarını aktarıyorlar. Kamp içi eğitim konusunda ketumlar. Ama kamp içinde yoğun silahlı eğitim alıyorlar. “Filistin’i hiç gördünüz mü?” diye soruyorum, “babamız görmemiş, biz de görmedik, sadece televizyonda” diye cevap veriyorlar. Bazıları Lübnan’ın güneyine, sınıra savaşmaya gitmiş, uzaktan topraklarını görmüş. Gelecekte, uzak ya da yakın farketmez, kendileri olmasa bile, çocuklarının, torunlarının Filistin’i göreceğinden, oraya geri döneceğinden eminler. Onun için evlerindeki anahtarları gözleri gibi saklıyorlar ve gelecek nesillere aktarıyorlar. Göremedik diye üzülmüyor, umutsuzluğa kapılmıyorlar. Umutsuz oldukları tek nokta, İslam dünyası. Artık onlara isyan etmiyorlar, onlardan yardım istemiyorlar. Yalnız olduklarının, unutulmuş olduklarının, ne yapacaklarsa kendilerinin yapacağının farkındalar. Onun için silahlarına, oyuncak da olsa, gerçek de olsa, sım sıkı sarılıyorlar. Artık dünyevi hiç bir şeyden korkuları yok. Çünkü yaşanabilecek her türlü zulmü yaşamışlar. Ateş her eve, her aileye düşmüş. Biliyorlar ki, daha ötesi yok. Arafat yeni vefat etmiş. Ama yine de tek lider. Filistin’e demokrasinin gelmesiyle başlayan fitneye prim vermiyorlar. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün her fraksiyonu kamplarda taraftar buluyor. Ama Filistin’de olduğu gibi kamplarda da Hamas büyüyor. Farklılıkları asla çatışmaya döndürmüyorlar. “Yeterince düşmanımız var, birbirimizle neden kavga edelim” diyorlar.

Daracık bir bölgeye sıkıştırılmış 100 bin Filistinli’yi geride bırakıp kamptan çıkıyorum. Anlıyorum ki, acınacak durumda olanlar, zavallı olanlar, yenilmişler, kaybetmişler kampın dışındakiler. Kampın içinde zaferden, imandan, direnişten ve umuttan başka bir şey yok.

Kimlik belgeleri yok. Pasaportları yok. Milliyetleri, ülkeleri, şehirleri yok. Mülkleri ve mülkiyet hakları yok. Evleri, işleri, okulları, hastaneleri, sosyal güvenceleri, parkları, bahçeleri, tarlaları yok. Filistin’in unutulmuşlarının bunlara ihtiyacı da yok.
 

Gezenbilir bilgi kaynağını daha iyi bir dizin haline getirebilmek için birkaç rica;
- Arandığında bilgiye kolay ulaşabilmek için farklı bir çok konuyu tek bir başlık altında tartışmak yerine veya konu başlığıyla alakalı olmayan sorularınızla ilgili yeni konu başlıkları açınız.
- Yeni bir konu açarken başlığın konu içeriğiyle ilgili açık ve net bilgi vermesine dikkat ediniz. "Acil Yardım", "Lütfen Bakar mısınız" gibi konu içeriğiyle ilgili bilgi vermeyen başlıklar geç cevap almanıza neden olacağı gibi bilgiye ulaşmayı da zorlaştıracaktır.
- Sorularınızı ve cevaplarınızı, kısaca bildiklerinizi özel mesajla değil tüm forumla paylaşınız. Bildiklerinizi özel mesajla paylaşmak forum genelinde paylaşımda bulunan diğer üyelere haksızlık olduğu gibi forum kültürünün kolektif yapısına da aykırıdır.
- Sadece video veya blog bağlantısı verilerek açılan konuların can sıkıcı olduğunu ve üyeler tarafından hoş karşılanmadığını belirtelim. Lütfen paylaştığınız video veya blogun bağlantısının altına kısa da olsa konu başlığıyla alakalı bilgiler veriniz.

Hep birlikte keyifli forumlar dileriz.


GEZENBİLİR TV

Abone Olun

GEZENBİLİR'İ TAKİP EDİN

Forum istatistikleri

Konular
105,163
Mesajlar
1,534,490
Kayıtlı Üye Sayımız
167,057
Kaydolan Son Üyemiz
R.KICIR

Çevrimiçi üyeler



Geri
Üst