Endonezya hükumeti ve misyonerler, tıpkı Daniler gibi Yaliler'in giyim tarzını değiştirmek için büyük çaba sarfetmişler. Bunun için uçakla havadan onlara pantolon ve elbise atmışlar. Ama Yaliler bunları giymek yerine pazara götürüp satmayı tercih etmişler.
Yaliler için paranın pek bir değeri yok ama domuz, iyi bir hediye sayılıyor. Misyonerler onları insan eti yerine domuz yemeye alıştırmışlar. Zaten söylediklerine göre, iki etin tadı da birbirine çok benziyormuş. Üstelik inançlarına göre insan da domuz da yiyene bir takım kutsal güçler kazandıran et türleri.
Bugün Yaliler artık insan eti yemiyorlar. Ancak II. Dünya Savaşı sırasında uçağı düşen Japon askerlerini, Endonezya'dan orman içlerine kaçan mualifleri, 1961'de bölgeye sanat araştırması için gelen Rockefeller'ın oğlunu ve 1968'de iki misyoneri yiyen onlar.
Ayrıca bugün hâlâ kabile savaşları sırasında öldürdükleri düşmanlarını yedikleri yolunda rivayetler var. Ama Endonezya hükumeti bu tür söylentileri yalanlıyor. Zaten yerliler de artık beyaz insana eskisi kadar fazla sır vermekten yana görünmüyorlar.
Yemek öncesi kabilenin erkekleri ve kadınları bir şükran dansı yaparlar. Söyledikleri şarkı bir çeşit dua niteliğindedir. Sözler basittir. Zaten bölgedeki kabilelerin dilleri pek fazla gelişmemiştir. Günlük yaşamda kullanılan kelimelerin sayısı o kadar azdır ki, 100 kelimelik bir dağarcığa sahip olanlar köyün en bilgeleri sayılırlar.
Dansın ardından sıra domuzun öldürülmesine gelir. Bu da kutsal bir tören niteliğindedir. Okla domuzun kalbi vurmaya çalışılır. Her yemek pişirilişinde bu yerliler ateşi yeniden keşfederler. Tıpkı mağara devrindeki insanlar gibi ateş onlara hâlâ doğanın bir armağanıdır. Ve bu armağanı ele geçirmek için zorlu bir uğraş gerekir.
Yerlilerin içinde insan kaynattıkları kazan, beyazların bir fantezisi olmalı. Onların hayatlarında değil kazan, bıçağa bile yer yok. Yani hiç metal kullanmıyorlar. Avlanırken bitkilerden yaptıkları ucu sivri oklar kullanılıyor. Bunların üç çeşit ucu var. Biri kuş, biri balık, biri domuz için. Yani kara, hava ve su silahı.
Domuzu da ağaç kabuklarından yaptıkları keskin aletlerle parçalarlar. Üstelik yemeği karikatürlerdeki gibi kazanda değil, toprağa açtıkları bir çukurda pişirirler. Erkeklerin domuzu hazırlamasından sonra kadınlar devreye girer. Ve hep birlikte oldukça detaylı bir işlem olan pişirme çukuru kazılır.
Kazılan çukur muz yaprakları ve kokulu bitkilerle doldurulur. Etin yanına tatlı patates ve muzlar koyulur ve üzeri yeniden yapraklar ve sıcak taşlarla kapatılır. Yani et doğrudan ateşte değil, kızgın taşların sıcaklığıyla oluşan muz kokulu buharda pişer. Yemek piştiğinde, köyün ileri gelenleri pişen eti ve tatlı patatesi adil bir şekilde diğerlerine dağıtırlar.
Domuz yerken değil ama eskiden, yani insan yerken bazı kurallar varmış. Örneğin kimse kendi ailesinden birini yiyemezmiş. Kurbanın beynini yeme hakkına sadece kabilenin yaşlı erkekleri sahipmiş. Bu kısım insanın en değerli parçasıymış. Kurban erkekse, penisini sadece kabilenin hamile kadınlarının yemesine izin varmış.
Kadınların cinsel organları hiçbir zaman kimse tarafından yenilmezmiş.
www.haberci.com
Yaliler için paranın pek bir değeri yok ama domuz, iyi bir hediye sayılıyor. Misyonerler onları insan eti yerine domuz yemeye alıştırmışlar. Zaten söylediklerine göre, iki etin tadı da birbirine çok benziyormuş. Üstelik inançlarına göre insan da domuz da yiyene bir takım kutsal güçler kazandıran et türleri.
Bugün Yaliler artık insan eti yemiyorlar. Ancak II. Dünya Savaşı sırasında uçağı düşen Japon askerlerini, Endonezya'dan orman içlerine kaçan mualifleri, 1961'de bölgeye sanat araştırması için gelen Rockefeller'ın oğlunu ve 1968'de iki misyoneri yiyen onlar.
Ayrıca bugün hâlâ kabile savaşları sırasında öldürdükleri düşmanlarını yedikleri yolunda rivayetler var. Ama Endonezya hükumeti bu tür söylentileri yalanlıyor. Zaten yerliler de artık beyaz insana eskisi kadar fazla sır vermekten yana görünmüyorlar.
Yemek öncesi kabilenin erkekleri ve kadınları bir şükran dansı yaparlar. Söyledikleri şarkı bir çeşit dua niteliğindedir. Sözler basittir. Zaten bölgedeki kabilelerin dilleri pek fazla gelişmemiştir. Günlük yaşamda kullanılan kelimelerin sayısı o kadar azdır ki, 100 kelimelik bir dağarcığa sahip olanlar köyün en bilgeleri sayılırlar.
Dansın ardından sıra domuzun öldürülmesine gelir. Bu da kutsal bir tören niteliğindedir. Okla domuzun kalbi vurmaya çalışılır. Her yemek pişirilişinde bu yerliler ateşi yeniden keşfederler. Tıpkı mağara devrindeki insanlar gibi ateş onlara hâlâ doğanın bir armağanıdır. Ve bu armağanı ele geçirmek için zorlu bir uğraş gerekir.
Yerlilerin içinde insan kaynattıkları kazan, beyazların bir fantezisi olmalı. Onların hayatlarında değil kazan, bıçağa bile yer yok. Yani hiç metal kullanmıyorlar. Avlanırken bitkilerden yaptıkları ucu sivri oklar kullanılıyor. Bunların üç çeşit ucu var. Biri kuş, biri balık, biri domuz için. Yani kara, hava ve su silahı.
Domuzu da ağaç kabuklarından yaptıkları keskin aletlerle parçalarlar. Üstelik yemeği karikatürlerdeki gibi kazanda değil, toprağa açtıkları bir çukurda pişirirler. Erkeklerin domuzu hazırlamasından sonra kadınlar devreye girer. Ve hep birlikte oldukça detaylı bir işlem olan pişirme çukuru kazılır.
Kazılan çukur muz yaprakları ve kokulu bitkilerle doldurulur. Etin yanına tatlı patates ve muzlar koyulur ve üzeri yeniden yapraklar ve sıcak taşlarla kapatılır. Yani et doğrudan ateşte değil, kızgın taşların sıcaklığıyla oluşan muz kokulu buharda pişer. Yemek piştiğinde, köyün ileri gelenleri pişen eti ve tatlı patatesi adil bir şekilde diğerlerine dağıtırlar.
Domuz yerken değil ama eskiden, yani insan yerken bazı kurallar varmış. Örneğin kimse kendi ailesinden birini yiyemezmiş. Kurbanın beynini yeme hakkına sadece kabilenin yaşlı erkekleri sahipmiş. Bu kısım insanın en değerli parçasıymış. Kurban erkekse, penisini sadece kabilenin hamile kadınlarının yemesine izin varmış.
Kadınların cinsel organları hiçbir zaman kimse tarafından yenilmezmiş.
www.haberci.com

